31 Mayıs 2007 Perşembe

Milat.....


Olay XX. yüzyılın ikinci yarısında bir gece ,Turgut 'un evinde başlamıştı.O zamanlar daha Olric yoktu,daha o zamanlar Turgut'un kafası bu kadar karışık değildi.Bir gece yarısı evinde oturmuş düşünüyordu...

O zamanlar ,henüz Olric yoktu;hava raporları da günlük bültenlerden sonra okunmuyordu.Henüz durum ,bugünkü gibi açık ve seçik ,bir bakıma da belirsiz değildi?

Susmak da ilerde bir işe yarar...

Susmak da ilerde bir işe yarar.....

Çok yalnız yaşadım da ondan......


Bilge zayıf bir sesle.'Beni başkalarıyla karıştıryorsun' dedi.

'Çok yalnız yaşadım da ondan diye karşlık verdi Hikmet.Birden bu kadar çok insanla karşılaşınca şaşırdım.Hepsini birbirine karıştırmaya başladım.

Masanın üstündeki kağıtlar nedir. diye sordu Bilge.Albayımla benim gecekonduya ait tapu senetlerimiz.Mütercim Arif'ten miras kaldı.Bana sekizde üç düşüyor.Durdu.SEN BöYLE GERi KALMIŞ MİRASLARLA İLGİLENMEDİĞİN İÇİNN , SANA HİÇBİR ŞEY DÜŞMÜYOR.BİR DE AUSTERLİTS SAVAŞINDA ALBAYIMLA BİRLİKTE GÖSTERDİĞİMİZ YARARLILIKLARA KARŞI DÜZENLENEN BİR TAKDİRNAME VAR.Avusturya çarı verdi.Ha-Ha....

Bilge gözlerini yere dikerek gülümsedi.Kötü birşey mi yaptım ha- ha diyorsun Hikmet?Senden de birşey saklanmıyor .Ruhumu okuyor albayım.Yüz kırk ikinci sayfaya kadar geldi.Yalnız hafızası zayıf olduğu için baş tarafını unuttu.Ha-ha...

Lütfen yerime oturdum......

İşte Sevgi bu acıklı sona varmadan önce buraya gelerek , seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeye karar verdim.Bunu kafamda çok kurdum.,içimde çok yaşadım; kaç kere kapıya kadar geldim.Uzun provalar yaptım.Albayımla da bu meseleyi üstü kapalı konuştum.Sonunda seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeye karar verdim.Söze başlamak için bundan daha iyi bir giriş bulamadım.Seni eskisi gibi seviyorum Sevgi.Belki uzun bir süre susmalıydım önce.Sonra gözlerine bakmalıydım.Ya da boşluğa bakarak boğuk bir sesle konuşmalıydım.Hepsini düşündüm , hepsini oynadım.Sonunda seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeye karar verdim.Bundan daha iyisini bulamadım.Arkadaşlarımda bana yardımcı olmadı.Onlara da sormak isterdim ne yapmak gerektiğini.Oysa bir zamanlar benimle bu konuda çok uğraşmışlardı.Yolda gördüğüm kadınlara, bir toplantıda tanıştırıldığım kadınlara, bir barda masama gelen kadınlara neler söylemem gerektiğini bana uzun uzun talim ettirmişlerdi.Buraya gelmeden önce aynanın karşısında kendimi çok seyrettim, fakat uygun bir davranış bulamadım.Daha öncede seyretmiştim aynada kendimi.Arkadaşlarımın öğrettiği sözleri denemiştim.Fakat kadınlar acemi bir oyuncu olduğumu hemen anladılar.''Lütfen yerinize oturun''dediler.Söz birliği etmiş gibi hep bir ağızdan.''Lütfen yerinize oturun'' dediler.Bende Lütfen yerime oturdum.Çünkü ben söz dinleyen bir erkektim.Herkesin sözünü dinledim.Kendimi kötülersem sana acırlar bütün kadınlar , denildi bana.Bende kendimi acındırmak için gittim kadınların yanına;Lütfen yerinize oturun , dediler.Lütfen yerinize oturun.Sonunda kendime ben acıdım.Şimdi yerimden kalkmak , sana yaklaşmak istiyorum.Lütfen yerine otur diyecekmisin bana?

30 Mayıs 2007 Çarşamba

Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin....


Çünkü benim durumumu en iyi sen anlarsın.Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin.Yorgunluklar vardılar fakat ümitsizlik yoktular.Sen bir yerde bulunuyordun.Yumuşak bir yerdeydin.Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum.Bizi başkaları anlamaz Sevgi....Başkalarının aklı başkadır.Bu yüzden ikimizi de hep garip bakışlarla süzmüşlerdir.Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var.Ben onlara aldırmıyorum.İnsanların beni beğenip beğenmemeleri umurumda değil artık.Ben kendimi tanımakla ilgiliyim.Albayımın tavsiyelerini tutmakla ilgiliyim.

Bütün hayatımca konuşmuştum.....

İngilizlerin neden sustuğunu artık anlamıştım.Kendimden utanıyordum.Bütün hayatımca konuşmuştum.Bir cümlesi aklımda kalmamıştı.Birden dehşete düştüm.Sonra yok canım dedim kendi kendime .Bir kaç cümle kalmıştır elbette.Bütün gücümle düşünmeye çalıştım.Hayır aklıma bir cümle bile gelmiyordu.Bazı atasözleriyle , çok dinlediğim için bir kısmı ezberimde olan kötü şiirlerden başka bir şey hatırlayamadım.İngilizlerin sözlerini bile hatırlayamıyordum; demek onlarıda okurken kendimi boş düşüncelere kaptırmışım.Boş düşünceler bile bir yerde kullanılabilirdi.İnsan onları olduğu gibi koruyabilseydi , titiz bir koleksiyoncu gibi biriktirseydi , onlardan da birşey çıkarılabilirdi.Hayır boş düşüncelerimide unutmuştum.Albayım sakindi.Herşeyin birden unutulmasına çok ihtiyacımız var diyordu.Ya hepsini unutmamışsam albayım.Yarım yamalak bildiklerim ya engel olursa bana? diyerek bir endişemi açıkca belirttim.Herşeyden önce soğukkanlı olmalısın dedi.Soğukkanlı olmalıyım albayım diye bağırdım! Heyecandan yerimde duramıyordum, hemde soğukkanlı olmak istiyordum.Kendini yakıp bitirme dedi albayım...Bende kendimi yakıp bitirmedim....Hayır hiç bitirmedim.....Soğukkanlı soğukkanlı soğukkanlı dedim kendime.Birde İngilizlere soğuk deriz diye acı acı güldüm. Herşeyi ne kadar yanlış biliyorduk canım .Bizim bu durumumuz kısaca rezaletti.

Bakalım suyun bana verilmesi doğru mu?







Hemen içkiyi sigarayı ve boş düşünmeyi bırakıyorum.Bedava düşünmek yok artık.Heyecanlanma dedi albayım.Heyecanlarını boş yere harcama .Kendimi tutmak istiyordum.İnanın çok istiyordum .Gene de dayanamadım bağırdım.Anlıyorum albayım! Her yeteneğimizi hesaplı kullanmalıyız.Batılılar kendisini tutmasını bildikleri için büyük başarılara ulaştılar değil mi.Ölsen bir yudum su vermezler.Tabii şimdi anlıyorum:Bakalım bu suyun sana verilmesi doğru mu?Bakalım sen kimsin? Ya Goethe'ninde aynı suya ihtiyacı varsa?İlerleme başka türlü olmaz albayım...Onlarda önce çok hesapsız davranmışlar , bir sürü esaslı insan bu yüzden yok olup gitmiş .Bende eskiden şu zenginler ama çok zenginler servetlerinin küçük bir parçasını da neden bana vermezler ?Neden böyle sürünüp dururum diye içimden onlara itiraz ederdim .Elbette albayım ; önce suyu hakettiğimi göstermeliyim.Kağıtları biriktirdiğimiz gibi , heyecanlarımızı da biriktirmeliyi bundan sonra albayım.

Bu yüzden onlar kötü oyunlarına başlayınca kaçacak delik arıyorum.....


Gerçeği iyi oynanan bir oyun haline getirebilmek için hiç bir fedakarlıktan çekinmemek gerekiyordu.İnsanların arasına karıştığımız zamanda , sabırlı bir yönetmen gibi onlara oyunların kurallarını öğretmeliydik.İnsanlar , çok kötü oyunlar oynuyorlardı genellikle...Herşeyi ancak bir kere, o da prova yapmadan , oynamak fırsatını buluyorlardı;üstelik iyi bir oyuncuda bulunması gereken özelliklerden de haberleri yoktu.Böyle uzun bir oyunu , bu kadar sorumsuzca oynamayı. albayımın aklı almıyordu.İnsanların mimikleri ve jestleri son derece acemiydi; diksiyonları inanılmaz bir şekilde bozuktu.Bir çok kelimeyi yanlış söylüyorlardı.Başarısızlıkları bu yüzdendi. Bir çok insanda kendisine uygun olmayan rolü benimsiyordu.İyi bir yönetmenin varlığına büyük ihtiyaç vardı.Anladım albayım diye bağırdım bir gün.Demekki bunun için insanların arasında bulunmaya katlanamıyorum.Bu yüzden onlar kötü oyunlarına başlayınca kaçacak delik arıyorum.

Heyecan yatışmıştı; zaman herşeyi halletmişti.




Heyecan yatışmıştı.Zaman herşeyi halletmişti.Sevgi'yi yolda gördüğüm için mesele belki biraz alevlenmiştir, o kadar.Sevgi kahve tepsisiyle girdi; kahveyi önce ona uzattı.Hikmet fincanı tuttu.Buraya geldiğime göre bunun bir anlamı var...Elbette kahve önce bana verilecek.Fincan elinden kaydı.Çok yavaş tutmuşum demek.Fincanın düşüşünü ve kırılışını seyretti.O sırada düşünmeseydin; iki işi aynı zamanda yapamadığımı bilsem sana nasıl anlatmalı?Zarar yok denildi.VAR.Aklıma çok zararı var....Eskiden telaşa kapılırdım.Şimdi yerin temizlenişini de fincanın düşüşünde olduğu gibi ,aynı kayıtsız gözlerle seyrettiğime göre demek öldüm; duygularım öldü.DUYGULARIMLA İLİŞKİLİ AKLIM ÖLDÜ.....demek zarar var: Aklıma zarar var.Çünkü Sevgi sende çok iyi bilirsin ki , en büyük hazinemiz aklımızdır.Şu şarkıyı koro halinde tek sesle söylemeliyiz.Böyle programlar düzenlemeliyiz.Tanıdığım bir fincandı bu kırılan.Oysa onu tanımıyormuş gibi seyrettim.Hiç bir tepki göstermedim.Afedersiniz dedi sevgiye:Kırmak istemedim....Ne yaptığımı bilmiyorum...Ne yaptığımı bilsem buraya gelirmiydim? O başka dedi Sevgi gözleriyle.

Masala inanmayan gerçeğe inanır mı?


"Anlatsam inanmazlar oğul, masal derler; masala inanmazlar, masalı yalnızca dinlerler, sanki hakikati bilirmir gibi, sanki hakikatin sırrına ermiş gibi, masala inanmayan gerçeğe inanır mı?"

Ulak ile Sadrazam

Ölümü bir giz perdesinin ardında kaldı. Değişik rivayetlere konu oldu. Hiçbir tarihçinin bilemeyeceği bir muammaya gömüldü, gitti. Sonrası toprak altında bulunmuş paralar gibidir. Işır ama söylemez.
Babaların oğullarını boğdurduğu, oğulların babalarını zehirlediği bir imparatorlukta ölüm, kimin, ne zaman kapısını açacağı bilinmeyen karanlık bir kutuydu. Tahtın çevresinde alçala yüksele süzülen kanatların birbirinin cânına avcı olduğu; yazgının ebced hesabına göre yaşandığı imparatorluğun kalın duvarları ardındaki her şey gibi, durup dururken ölen padişahın ölümüne de rivayet bulmak kaçınılmazdı. Hele ölüm ile ecelin padişah katında buluşmadığına bunca inanılmışken, inandırılmışken, Hünkâr ordusuyla yola çıktığında orduda hiç kimse seferin nereye olduğunu bilmiyordu. Ya seferler, kuşatmalar için yapılan uzun toplantılar devrini kapatmıştı Hünkâr; ya da bu defa hiç kimse bilmesin istiyordu. Ordu, hünkârın ve bir gizin ardı sıra yürüyordu. Denir ki, daha önceleri de seferin nereye olduğunu bilmeyen ordunun, padişahın ardı sıra gittiği çok görülmüştür. Yeni bir şey değildir bu. Seferin güvenliği uğruna gerekli görülen bir tedbirdir. Üzerine sefer edilen yer haber alıp da, savunmasını güçlendirmesin, saflarını sıklaştırmasın diyedir, denirdi.
Casuslar ve tarihçiler remil atardı. Seferin bilinmez kıblesinde dört yönün de düşman olduğunu düşünürdü askerler. Yol boyunca karanlık bir su içinde akarlardı. Kendilerini kuşatan dünya düşmandı. Lakin bu (sefer) hangisineydi? Nereden geldiği bilinmeyen devşirmelerden mürekkep ordunun nereye gittiğini de bilmemesi belki kuralın bir oyunuydu. Padişahın kulları, toplamıyla ortaya bir ümmet olarak çıkan bir kalabalık içindeki herkes, belki de en yoğun yalnızlığı hep birlikteyken karşılarına dikilen bu bilinmezlik karşısında duyuyorlardı. Yol aldıkça tahminler yürütülür, şaşırtmaca vermek için yapılan manevralar, çarklar atlatıldıktan sonra izlenen güzergâh ve değişen yönlere göre ordu, nereye gittiğini yavaş yavaş anlamaya başlardı. Yıldızlara ve yollara açılan fallar dinerdi. Pus dağılır, düşmanın belirsiz silueti ortaya çıkar, kimlik kazanırdı. Seferin adı konurdu bir ezan vakti. Artık dört yön düşman değildi. Kalabalığın yalnızlığı, kalabalığın kalabalığına terk ederdi kendini. Atılan remil geri toplanır, Su aydınlanırdı. Sonraları yerli ve yabancı birçok tarihçinin rivayetine konu oldu, çıktığı yolda başlangıç noktasından çok uzağa gidemeyen hedefi belirsiz bu sefer: Mısır seferiydi, denildi. Ki en yaygın rivayet oldu bu. (Torununa kaldı Mısır'ın anahtarı.) Rodos seferiydi, denildi. (Ki bu da torun oğlunun hükümdarlığına nasip oldu. Eskiden kalma bir soyağacı hesabını kapadı Rodos fatihi hükümdar. İki kuşak sonra yetişti ölümün eli: Babasının amcaoğlu Şehzadeyi ve oğlunu yakalatıp öldürttü orada. Soyağacının sarkmış dalı budandı.) Venedik üzerine bir sefer olduğu rivayeti içlerinde en zayıfıydı, eridi gitti. Rivayetler içinde siyah olanı geceleri ve karanlıkta söylendi, sayfaların ve sokakların ardındaki fısıltıya indi. Sonuncu ve gizliydi. Denildi ki, tahtın varisi olan şehzadelerden Ekber Evladın üzerine çıkılan bir seferdir ve saraydaki çaşıtları, casusları sayesinde bu seferin menzilini, hedefini öğrenen oğul, ustası olduğu zehrin ilmiyle babasını, daha seferin başındayken öldürttü, dendi. Zehrin sahibine çıkartılan rivayetler içinde Venedikliler, Yahudiler de vardı. Hıristiyan dünyasının doğudaki son kalesinin Osmanlıların eline geçmesinden bu yana diş bileyen ve yıllarını padişahı zehirletmeye adamış Venedikliler, onca başarısız girişimden sonra bu kez başarıya ulaştı, denildi. Hünkârın iki doktorunun da Yahudi dönmesi olması, bir zaman için bakışları Yahudi cemaatine çevirttiyse de birçok tarihçinin kolayca çürüttüğü rivayetler olmaktan öteye gidemedi bütün bunlar. Muammasını korudukça zehrin aktığı yer, birbirini tutmayan görüşler ileri sürüldü. Sonunda rivayetler içinde, Seferlerden Mısır'a, zehirlerden Ekber Evlada kaldı. Zehrin iktidarda olduğu bir ölüm haritası vardı demek tahtların ve toprakların üzerinde. Dolaşımdaydı ağu. Sem Zehir Birinden ötekine akardı ölümün pusuya yattığı sıvı Bir gün, birinin elleriyle... Hangi gün? Kimin? Remil, oğuldan yana.
Sarayın karanlık koridorlarında dolaşan fısıltılar, kuytu sütunların arkasında kaybolan gölgeler, basamaklardan süzülüp giden sahipsiz etekler, tüllerin ardında kımıldayan dudaklar, kafeslerin koruduğu muammanın ortasında süren korkunun hükümranlığı bilinenden çok, bilinmeyeni anlamlandırıyor, büyütüyordu KARANLIĞIN DERİN GÖZÜNDE her bilgi kırıntısı, büyük bir gerçeğe, saklı bir gize, oradan da geniş bir yelpazede saçaklanan bir rivayet efsununa dönüşüyordu. Yüzleri seçilmeyen seslerin, sahipsiz fısıltıların alacakaranlıkta güçlenen gizli cesaretleri, zehir uçlu hançerlerden, hışırdayan ipeklilerden, kafes örgülerinin parçalayıp tanınmaz ettiği suretlerin güvenliğinden, ıslık çalan palalardan sıyrılıp; sarayın kalın duvarlarını, yüksek burçlarını aşıp kentin sokaklarında, derin gölgelerde bir harami gibi dolaşıyor, kulaktan kulağa yayılıyordu: Remil oğuldan yana.
Toprak altı bir rivayetin pasını ovup, gün ışığına kazandıran, yeniden efsununu parlatan şey kendinden sonra gelen bir rivayettir. Nitekim bu rivayeti de daha sonraki bir rivayet sağlamlaştırdı: Hünkârı zehirlediği söylenen Ekber Evladı, yıllar sonra, Hünkârın zehirlendiği mıntıkanın biraz ilerisinde kendi oğlu tarafından zehirlenerek öldürüldüğü rivayeti bekliyordu. Üstelik oğlu, tahtı elinden zorla almış, onu sürgüne göndermiş, dahası yetinmeyip zehirletmiş deniyordu. Böylelikle oğlu tarafından zehirlendiği rivayeti, kendi kaatilliğinin rivayetini güçlendirmişti. İki uçlu hançer zehrini zamanın akışında birinden diğerine aktarmıştır. Remilin birinci yüzü, zehrin iki ucunda toplanan Baba ile Oğulun döngüsünde bir iktidarın iki ucunu kanatır. Daire kapanmıştır. Korkunun, rivayetin, efsunun ortasında ne anlam taşıdığını şimdi ve burada bilemediğimiz, olayların toprak altında dağılmış, eksilmiş, bozulmuş parçalarını bir araya getirip, birbirine ekleyerek, durdukları yerden baktıkları eskiye harita çıkarırdı tarihçiler Bizim üzerin(d)e zar attığımız harita ise tarihin kurulan bir hikâye olduğunu biliyor. Zarımızda hep iki var. Geçmişi anlatmak için tarihçilerin önümüze sürdükleri o kusursuz düzende, neden ve sonuçlar öylesine kesin, öylesine birbirine bağlı ve öylesine açık bir ilişkilenme içindedirler ki, bir gerçeği tümüyle yansıtamazlar. Çok çok ölü bir geçmişi biçimlerler yalnızca. İlahi Adalet bile bir "zorunluluk ögesi", bir kurmaca gereğidir. Kırılmış çömlek parçalarının birbirine karıştığı çok görülmüştür. Yaşamın bu denli kusursuz, bu denli insan elinden çıkma bir düzenle işlemediğini, birbirine eklenen parçaların bu denli tanınabilir olmadığını bilenler kuşkularını sürerler. Böylesine kapalı metinler yalnızca, ucu açık kanıtlarla oluşan yörüngenin sonunda gerçeği bulduğunuz katili bilinmeyen cinayetler içindir. Ve her bulgu yalnızca o kapalı metnin coğrafyasında anlam kazanır. Başka bir iklimde soluyamaz. Kapalı metinlerle kusursuz cinayetler bu yüzden birbirine benzer. Hayatla karşılaştırılamazlar. Tanıkları ve kanıtları kendi içlerinde saklıdır. Sualtı batıkları gibi başka bir atmosferde çürür, dağılır, giderler. Hiçbir remilin açıklayamadığını bildiğimiz bir hikâyeye başlıyoruz attığımız bu ilk remille. Tümünü kapsamadığı için gerçeğin hiçbir kitapta bulunmadığını bilerek, bu öyküde de yok, diyoruz. Zarımızda hep iki var. Üslubunu, ölümün ve gizin şiddetinden, babalar-oğullar-kardeşler arasında yaşanan aşk ve ölüm çekiminin ortasında parçalana parçalana kurdukları yekpare iktidarlardan alan, kendine ve güce kilitlenmiş bu erkekler imparatorluğunun iki vardı zarının her yüzünde ve bu hikâyenin remilinde Şiirin burçlarından ve kalb eliyle okunan ince sülüsle yazılmış tarih sayfalarından, mürekkebi kurusun diye üzerine döktüğümüz rıh ve kum saatinden, şimdi ve buradan bakıyoruz o ince nisan sabahına ve okuyoruz: Hünkâr çayırı tâbir edilen o çayırın ortasında o gün ansızın kurulan dev çadırlara, kuzgun kanatları gibi açılan haymelere, dikilen otağlara biz de şaşkınlıkla bakakalıyoruz. Zarımızda ise hep iki var. İki kez oturmuştu tahta. Ölümünün iki nedeni vardı. Hastalıktan mı öldü, zehirden mi? İki doktoru vardı. Hangisi zehirledi? İki Sadrazamı vardı, biri Karamanlılardan, öteki devşirmeydi. Sonra iki oğlu... Biri Ekber Evlattı. Diğeri Kaftan Doğumlu. Hayatı hiçbir kurmacaya izin vermeyecek böylesi bir kilit üzerine kurulmuştu. Babasından kendisine bıraktırılan tahtta uzun bir hükümdarlık sürmüş, çağ açmış, çağ kapamıştı. Şimdi herhangi bir ihtiyar gibi doktorların elindeki ilaçlardan gelecek devaya bağlamıştı umudunu. Yaşamın pamuk ipliği o günden bu yana pek değişmedi. Ölümün ucundaki yalnızlık aynı yalnızlık, sefere çıkan bir hükümdar otağıyla, günümüzdeki herhangi bir oda arasında aynı ölüm gidip geliyor.
Birinci remilin bilinmezleri arasında Hünkârın seferi, ve niyeti, zehirin sahibi, doktorun müdahalesi, ve imparatorluğun geleceği bulunuyor.

"hepinizi mahkemeye vereceğim, süründüreceğim hepinizi. kendim de sürüneceğim. daha beter olacağım

"hepinizi mahkemeye vereceğim, süründüreceğim hepinizi. kendim de sürüneceğim. daha beter olacağım.....

Galiba yalnız ben yoruldum....


evet bu yüzden yorgunluğumu anlatamıyorum kimseye. yakınmalarımda ince bir alay görüyorlar. bu inceliği bana yakıştıranlar tabii cahil insanlar. Ötekilerle artık görünmüyorum. Darıldım onlara. Onlar bu dargınlığımın farkında değil tabii. Kapıdan çıkıp gidince hemen unutuluyorum.Bir de benimle uğraşacak vakitleri yok. Çünkü uğraşmaya değmiyorum. Ben de darıldım onlara işte. yolda, onlardan birini görünce, sıkılarak gülümsüyorum. İçimden gelenleri saklamak istiyorum. Onların içinden ne geçtiğini anlayamıyorum; yüzlerinden belli olmaz ki duyguları. Bu nedenle, yüzlerini görmek içime sıkntı veriyor. Sıkıntıma onlar sebep oldu sanki. Hepsi de sanki hiçbir şey olmamış gibi rahatça yürüyor yolda. karşıdan karşıya emin adımlarla geliyorlar. günlük yaşayışlarını sürdürüyorlar. galiba yalnız ben yoruldum. ve bu yorgunluğumu yaşamak zorundayım..

Almadıkları bir sürü Turgut vermişim onlara....

".. almadıkları bir sürü turgut vermişim onlara. bu kadarıyla da idare edebilirlermiş. eski turgutlara acıdı. yalnız ben yaşamışım o turgutları demek. ben, bir sürü turgut' u kendime sakladığımı sanıyordum. gene de fazla gelmiş onlara verdiğim. ben de anlamamışım onları : ne onları, ne de onların beni nasıl anladığını görmemişim aslında. verdiğimle ilgilenmişim yalnız. ne kadar kolay bağışlıyorlar kusurlarımı : dolayısıyla kendilerini. neden birlikte yaşıyoruz? bir anlam aramamalı. anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur. insan akıllı bir görünüşle, en saçma sözleri bırakabilir çevresindeki insanların yarattığı boşluğa. çok fazla da üzülmüyordu. duyuların zayıflıyor mu oğlum turgut? içindeki o tarifsiz, kuvvetli duygu, başka duyguları körleştiriyor mu? insanlar! neden kaybolup gitmeme seyirci kalıyorsunuz? benden ne kötülük gördünüz? insanlar, duygusuz bir telaşla kaçışıyordu. çok zayıfladım insanlar! belki de kaçmak istediğim bir işe farkına varmadan sürüklüyorsunuz beni. oysa, ne kadar da korkuyordum beni tutmanızdan. ne kadar tutucu görünüyordunuz. ne hileleriniz vardı. ne akdar zayıf bağlarla bir arada tutuyormuşsunuz toplumu. benim ayrılmama seyirci kalmanız ne kadar dehşet verici. sonra, durum artık saklanamayacak bir şiddet kazanınca, şaşırmış görüneceksiniz. sahte bir şaşkınlık göstereceksiniz. sizi hesaba katıp yola çıkanları büyük hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. ne diyeyim? siz beni tanımıyorsanız, ben de sizi hiç bilmiyorum. buna da üzülmüyorsunuz. daha beter olun?

Tanımlar istiyorlar sizden.....

"tanımlar istiyorlar sizden: sonradan aynı tanımlarla canınıza okumak için. tanımlarınız yoksa, bu sefer konuşturmuyorlar sizi. tanımlar veremeyen insan sacmalar, diyorlar. sacmalarla ugrasamayiz. kimseye sacmalama hurriyeti veremeyiz. mantıksızlık hürriyeti veremeyiz. tanımları verince de herkes, daha önceden kendisi için kazılmış olan çukura düşüyor.başkaları için de tanımlar istiyorlar sizden. başkalarının işine karıştırıyorlar sizi zorla. başkalarının da size karışması için yolu açıyorsunuz böylece. bugün neden düşüncelisiniz? diyorlar. düşüncelerinizin içine kadar sokuluyorlar. mantığı ortadan kaldırmadan, bu gidişe bir son vermek, kötülüğe direnmekten vazgeçmek ve gerçek hürriyeti tanımak imkansız

Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.....


nasıl yaşadım on yıl bu evde?Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?Ben ne yaptım.Kimse de uyarmadı beni.İşte sonunda anlamsız biri oldum.İşte sonum geldi.Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım;kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım...

Seni tanımadan önce....


15.Bölüm
 Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi resim yapmayı sevdiğim halde denizin mavisini bilmezdim yaprağın yeşilinin her mevsimde değiştiğine dikkat etmemiştim seni tanıdıktan sonra o güne kadar tabiat resmi yapmayı sevmediğim halde bir ağaç bir yaprak küçük bir ot bile çizmiş olmadığım halde ve daha çok kitaplardan kopyalar yapmakla yetindiğim halde ve insan resimlerini fotoğraflardan kareyle büyütmeyi kolayıma geldiği için tercih ettiğim halde seni tanıdıktan sonra gözleri yeni açılmış bir küçük hayvan gibi çevreyi şaşkın ve hayran bakışlarla insanı ve insan olmayanı ayırmadan incelemeye başladım ve kalemi iğne uçlu mü- rekkepli kalemi ve resim kâğıdını alarak kırlara açıldım ve eskiden kurşunkalemle çalıştığım zamanlardan yani tarihten önce çizgilerimdeki kararsızlık yüzünden kâğıdı sonsuz çizgilerle silip tekrar çizdiğim çizgilerle silgi izleriyle kararttığım halde doğrudan doğruya çini mürekkeple çalışmaya başladım hiç silmeden seçtiğim ağaçları evleri gökyüzünü yolları otları hele bu kadar ilgi çekici olduklarını ve büyük bir sevgiyle çizilebileceğini düşünmediğim otları ve toprağı yeni bir gözle daha doğrusu ilk defa çizebileceğimi hissettiğim bir gözle görmeye başladım ve ilk anda ışık ve gölge meselelerini hallettiğim söylenemezse de duyuş bakımından ve her şeyi sanki onların arasındaki gizli ilişkiyi sezmişçesine sürekli bağlantılarla yerleştirme bakımından kâğıda geçirmeyi becerdiğim söylenebilirdi ve bunu sevginin bana kazandırdığı üçüncü göz olarak adlandırdığımı ifade ettiğim zaman bana kızmış ve alay ettiğimi senin duygularını hafife aldığım için uydurduğumu söylemiştin oysa bendeki tutukluğun senin yanında nasıl azaldığını bilsen evet senin yanında korkularımı benim dışımda var olan ve her zaman benden gizlenen şeylere karşı duyduğum korkuları onların yabancı ve düşmanca bir inatla bana sırlarını vermemelerinden duyduğum belirsiz sıkıntıları unuttuğum doğrudur derdi ben de ona sevincimi belli etmek istememekle birlikte dudaklarımın ellerimin kıpırdanmasından gizleyemediğim sevincimi anladığını gözlerinden okurdum ve yaptığı resimleri överek daha çok daha çok çizmesini isterdim Selim çabuk yorulurdu ne yazık çok şey birden görüyorum hepsini birden çizmeye gücüm yetmiyor gözlerim ağrıyor görmemesini bilmek de iyi bir ressamın vazgeçilmez bir özelliği olsa gerek ve yalnız güzeli görmek gibi bir özellik bende yok derdi ona Dürer’i hatırlatırdım her şeyi gören gözlerinin aynı zamanda güzeli de bulduğunu her şeyi birden çizmeyi başarırsa hiçbir çizgiyi gölgeyi çizgiyle gölge arasında sezilmez ayrıntıları hepsini hepsini Flamanların yaptığı gibi en küçük bir ışığı bir kıvrımı bile sabırla gözleyerek çizebilirse mesele kalmayacağını söylerdim gülerdi beni kimlerle karıştırıyorsun farkında mısın sen Flamanlara değil bana âşık olduğun için onlardaki büyük bir tabiat ve Allah sevgisini ayrıntıların içinde gizlenen ve ilk bakışta sabırlı bir kopya gibi görünen büyük duyarlığı tabiatı kopya etmenin çok ötesindeki yaratıcılığı zavallı Selim’in iğne uçlu kalemi kâğıt üzerinde gelişigüzel dolaştırmasıyla nasıl bir tutarsın benim bir resmi eskiden bir iki saatlik bir karalamayla sabırsızca bitirdiğimi şimdiyse saatlerce ve ayrı günlerde çalışabildiğimi anladığım halde bunu yalnız bana bağlamanda bir kötülük seziyorum derdi tartışırdık sonunda düşüncelerime katılır onu şımartmama izin verirdi ikimiz arasında kalırsa bana her şeyi söyleyebileceğini onu şımartmama bile izin verebileceğini belirterek neden bilmem beni sevindirirdi onu şımartmanın zararları hakkında durmadan konuşurdu bir yandan da gözlerini kısarak boynunu ileriye uzatır tabiatı incelerdi resmi bitirdiği zaman altına sağ alt köşesine özenerek adını ve tarihi yazar ve sszyr yani seni sevdiğim zaman yaptığım resimlerden anlamına gelen işareti koymayı hiç unutmazdı ben gülerek kalemi elinden alır ve hzg yani her zaman güzelsin diye yanına yazardım kızmış görünerek erkeğin güzel olamayaca
ğını ileri sürer ben de ona Eski Yunandaki güzellik anlayışını bilmediğini ya da o anlayışa ulaşamadığını söyleyerek yeniden saatlerce sürecek bir tartışmaya yol açardım 

Ne yazık ki hiç kalmadı bana.....




"içimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir no'lu vatandaşı sanırlardı... İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünümüm vardı: Sanki, herzaman onların sözlerini bitirmelerini ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim... Bana kalırsa, bu görünüm çok aldatıcıydı... Bana kalırsa, kalırsa... Ne yazık ki hiç kalmadı bana.... Benden önce davranıp ne olduğumu, aslında ne kadar bencillik ettiğimi suratıma haykırdılar..."

İstediğini yaz Selim......

"istedigini yaz Selim" dedim, "hic bir korku aklını gölgelemesin.." "sonunda pisman olursun ama, dayanamazsın, boş yere yorulursun, usanırsın benden" dedi. "zararı yok selim be" dedim, "bir insan da senin yüzünden sıkılsın, bir insandan da utanma, ne olur?" '

Ne yazıkki....

"ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler
ve Allahın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.
ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadıgı icin herkesi kötü sanırlar
ve günahsıza ve günahkara bir fark gözetmeden kötülük ederler.

ne yazık onlara ki duygulu cekingenligi korkaklık,
samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.

ne yazık onlara ki kendilerine acılan saf bir kalbi zaaflarından
istifade edilecek bir akılsız sayarlar.

onların gelecegi yaratan insanlar arasında yeri yoktur;
unutulacaklardır.

bir gün bütün değer yargıları degisecek
ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utanclarının ve suclarının agırlıgı yüzünden ayaga kalkamayacaklardır."

29 Mayıs 2007 Salı

Bilmiyorum sonra ne oldu Olric......

Bundan yıllar önceydi, olric. Sıcak bir günde, selim’le bir tepenin üstünde çalışıyorduk. Üniversite öğrencisiydik daha. Harita çıkarıyorduk.Gecekondularla dolu, ağaçlık bir yerdi. Öteki arkadaşlar evinizden, bahçenizden yol geçecek diye korkutuyorlardı zavallı insanları. Bizden çekiniyorlardı. evlerin birinden, esmer bir adam geldi yanımıza. Otobüs biletçisiymiş. İçimizde en gösterişli olarak selim’i bulduğu için, ona yaklaştı; onunla saygılı bir tavırda konuştu. Dereden tepeden bahsettiler. Biletçinin güzel bir kızı vardı: Biletçi gibi esmer. Çok genç ve utangaç gülümseyişli bir kız. İkimize kahve yapıp getirdi; yanında da su. İyi yıkanmış çiçekli bardakların dış yüzlerindeki su taneciklerini şimdi bile görür gibi oluyorum. Ve biliyorum ki, selim de sağ olsaydı, içtiğimiz suyun serinliğini böyle anlatırdı bana. Sonradan selim’e takılmıştı çocuklar: Adam kızını sana vermeyi düşünüyor, seni gözüne kestirdi. Ne yazık. O zaman yanlış tanıttım kendimi Selim’e. Ben de çocuklarla birlikte güldüm. Evin gölgelik yamacına oturdular biletçiyle birlikte, bize de sırtlarını döndüler. Uzun uzun konuştular. kim bilir ne konuştular? Ben yalnız suyu ve kahveyi hatırlıyorum. Bu sözlerimi duysa çok şaşardı Selim. Bana kalırsa adamla konuşurken de, biz onunla alay ederken de, kısa bir süre için bile olsa, biletçinin kızıyla evlenmeyi düşünmüştür! Ve bunu düşündüğünü hiç unutmamıştır. Bana kalırsa çok güzel, kimseyi incitmeyecek bir şekilde düşünmüştür bütün bunları. Ben o zamanlar, selim’le ciddi bir tavırla konuşan herkesi, onun ciddiye aldığını anlamıyordum. Ve bunun dışında herkesten kuşkulandığını göremiyordum. Gülmek, onun için bir korunma aracıydı. Bunu geç anladığım için de cezamı çekmeliyim olric. Hiçbir şeyi unutmadı ve her olaydan, hayatının sonuna kadar rahatsız oldu. Mümkün olsaydı biletçinin kızıyla ve yolda gözünün ucuyla gördüğü her kızla evlenirdi. Biletçiyle ve herkesle dost olurdu. sözün gelişi değil, gerçekten yapardı bunu. Bunu yapamayacağını anlayınca, Selim olarak yaşamanın imkansızlığını görünce, hayatın hızlı akışı içinde, küçük anları sonuna kadar yaşayamayacağını sezince, önce büyük bir ümitsizlik ve korkuya kapıldı; bütün gücüyle varlığını korumaya çalıştı. sonra da... Bilmiyorum olric, sonra ne oldu. Okumalıyım, öğrenmeliyim. Belki de işin sonunu hiçbir zaman bilemeyeceğim./

Kürk Mantolu Madonna


"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. Bu eksiklik sana değil, bana ait...Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!"

Kimse bilmez.....

bulut geçti,
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez,
kimse bilmez

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Pamukçuklar ......Bunun için seviyorum seni......Üç Aynalı Kırk Odaya rağmen.....Yüksek Topuklara rağmen......


Annem belediye doktoruydu. Penceresinden kavak ağaçları görünen bir sağlık ocağında çalışır, çoğu günler beni de yanında götürürdü. Orada tek çocuk olmanın krallığını yaşar, oyalanır, haşarılıklarımın, afacanlıklarımın hoşgörüleceğini bilmenin kolaylıklarından fazlaca yararlanır, buna karşılık beni mıncıklamalarına, yanaklarımı pembeleştiren makaslar almalarına ses çıkarmazdım. Pencereden uzanır, uçuşan pamukçukları yakalamaya çalışırdım. Kavakları silkeleyen rüzgar oyun arkadaşım olurdu. Koca bahçe, önümde mülkümüş gibi uzanır, bense onu tasasız gözlerle izlerdim. Annemin masasında, güzel çerçeveler içinde benim ve babamın resmi dururdu. Gurur duyardım. Kocaman bir masası ve koltuğu vardı annemin. Annemi, makamında daha çok severdim sanki, ya da sevgim başka tür bir boyut kazanırdı. Sırtındaki beyaz gömleğiyle düzlem değiştirmiş, biraz uzaklaşmış, benden ve elimden çıkmış  gelirdi bana. Her an başkalarının da olacakmış gibi bir güvensizlik duyardım. Zamanını ve ilgisini başkalarıyla paylaşmak durumunda olduğum bu yeni konumu, ona daha çok bağlanmamı sağlardı; aşk tazelerdim. Eve dönerkense yine yalnızca benim annemdi.
Semt belediyesine bağlı bir sağlık ocağında fazla iş olmaz. Basit muayenelerin ve müdehalelerin dışında, ya hastaneneye hasta sevk ederler, ya ölüler için defin ruhsatnamesi verirler. Masasında bir de bunların koçanları olurdu. O koçanlardan kopardım sayfaların arka yüzüne resimler yapar, otomobil modelleri çizer ya da ileride keşfetmeyi umduğum makineler uydurur, bir de tanıdığım artislerin, ünlülerin listelerini çıkarırdım
. Az sonra annem gelir, koçandan temiz bir sayfa koparır, önyüzü doldurur, gelenin içini görür, gönderirdi. Defin ruhsatnamesinde yukarıya ölenin adı yazar, en altta da hep kendi kaşesi, adı ve imzası olurdu. Benim gözümde anneme ölüm karşısında üstünlük sağlayan bir şeydi bu. Ölümü başka adreslere gönderirdi.Kavaklarla birlikte ben de büyüdüm. Okul çıkışları anneme uğruyor, gene birlikte eve dönüyorduk. Bu kez, yanında delikanlılığa adım atmakta olan, sesi çatallaşmaya başlamış, yürüyüşü değişmiş biriyle dolaşmanın gizli gururunu taşıyordu. Annem öldüğünde yeniyetme bir delikanlıydım. Kollarımda öldü. Ağrıların sersemlettiği bedenini tanıyamaz olmuş; savunmasız, gücü tükenmiş, gözlerini artık sürekli kaçırarak konuşan, yüzündeki anlam çoktan boşalıp gitmiş bu kadını, masasının başında hayata ve ölüme gülerken gördüğüm günler çok geride kalmıştı. Ölüm usul usul kemirmişti onu. Öleceğini biliyorduk, ölümünü bekliyorduk, ölümüne hazırlanıyorduk. Hazırlanmak ne demekse. Sanki annem öldüğünde,öyle bir şey, öyle bir şey olacaktı ki, ben de kendiliğimden yok olacaktım. Ölüm kadar belirsiz, siluetsiz, önseziye benzer bir duyguydu işte. Güçlü bir önsezi gibi bütün varlığıma yerleşmişti. Öyle bir şey olmadı. Hiçbir şey olmadı. Bir çocuk kadar ufaldığı, ağrodan başka hiçbir şey hissetmez olduğu günlerin birinde ölüm gelip aldı onu. Katılıp kalmıştım. Boğazımda koca bir yumruk düğüm olmuş duruyordu. Kaynağını bilemediğim müthiş bir güç beni ayakta tutuyor, tehlikeli bir sessizlik içinde, ama yine de tetikte bekliyordum. Tek bir damla bile akmamıştı gözlerimden. Ağlayamıyordum. Bir şey olacaktı, müthiş bir şey olacak, beni düğümlendiğim, katıldığım bu acının ortasından hiçliğe, yokluğa çekecekti. Babamı, teyzelerimi, annemin çocukluğundan beri vazgeçemediği, benim "teyze" dediğim birkaç yakın arkadaşını yatıştırmak, teselli etmek gibi bir görevi neredeyse kendiğinden üstlendim. Yaz yaklaşıyordu. Annemin en sevdiği mevsimdi yaz. Havalar ağrıma gidiyordu. Ailede herkes en çok annemi severdi. Onun ölümüyle birlikte, sanki herkes hem bir araya toplanmış, hem de sonsuza kadar dört bir yana dağılmıştı. İçlerinde en ayakta kalabileni ben görünüyordum. Defin işlemlerini yürütmek de bana kaldı. Sağlık ocağına gittiğimde elime bir defin ruhsatnamesi verdiler. İçim yandı. Alışkanlığın gözleriyle en altta annemin adını ve imzasını aradım, oysa bir başka doktorun adı ve imzası vardı orada. Annemin adı artık yukarıya taşınmış; ölüm adres değiştirmişti. İşte o an, birden birdenbire öyle bir şey oldu ki, içim çöktü sanki, sağlık ocağının bahçe duvarına yaslanıp yırtılırcasına ağlamaya başladım. İşte olmuştu. Günlerdir boğazımda duran koca yumruk çözülüvermişti. Yok olmamıştım; duyduğum acıyla varlığımı kazanmıştım yeniden."Pencereden çocukluğum bana bakıyor, kavaklar sallanıyor, pamukçuklar uçuşuyordu..."
Artık öldüğünü kabul etmenin zamanı gelmişti. Defin ruhsatnamesini katlayıp cebine koydum

Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan....

... Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın... Kendi kaderini kendin tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır...

Sevgili Bilge Karasu.....

... şaşarım hep. öldürmenin, acı çektirmenin, ezmenin kötülüğünden söz eder insanlar. kendilerini ezen, ezmeye kalkan kimseler hiç mi çıkmamıştır bunların karşısına ? kimseden alınacak öcleri yok mudur? uzattıkları eli sıkmayan, vermek istediklerini tepen, geri çeviren birileri olmamış mıdır hiç? gönüllerinde yatanı herkese kabul ettirmek istedikleri olmaz mı? dünyaya kendi gönüllerindekileri, kafalarındaki düzeni bir damga basar gibi kazımayı, nasıl istemezler ? nasıl anlamazlar ki bunun tek çıkar yolu, gerekirse öldürmek, öldürmek herhangi bir nedenle elverişli görünmüyorsa acı vererek, ezerek isteneni koparmaktır. aldatmaktır, yalan söylemektir...nasıl anlamazlar bunu ?...bu iş nereye dek sürer? herhalde yalnız kalıncaya dek. bütün aynalarda kendinizi görünceye dek, herkesin gözü sizin aynanız oluncaya dek... daha doğrusu, önlerinde durmasanız da aynaların hepsi sizi gösterinceye dek; gönüllerinde olmasanız bile insanların gözleri sizden duydukları korkuyu yansıtmaktan başka bir işe yaramaz oluncaya dek... her şey, eninde sonunda, onu anlatanın (yani onu başkalarınca da özümlenir kılanın), o tek kişinin, o tek usun gördüğü, düşlediği, düşündüğü değil midir ? her şey gelip buna dayanmaz mı?herkes aldatmış, aldatmayı iş edinmiş bile olsak, kendimizi aldatmamak gerekmez mi?

27 Mayıs 2007 Pazar

Perşembeleri sevmem

Canavar ben değilim. Belki de canavarım. Son günlerini bu odada geçirmek zorunda kalan emekli bir canavar. Can sıkıcı anlarını hatırlayarak acıklı canavar sesleri çıkaran bir kara ejderi. Vuuu vuuu! Canavarın en kötü günleri hangisi? Canavar takvimine göre perşembeleri. Çünkü perşembeleri sevmem. O günleri hatırlamak istemem. Hangi 'ogünleri'? Sevmem işte. Özellikle perşembe günleri pencereden bakıyorum: Gaz tenekeleri var, içlerine toprak doldurulmuş. Kim doldurmuş? Ben doldurdum. Karışık bir takım tohumlar ve çiçekler satan adama dedim ki: Bana bir çiçek ver. Arsız çiçeklerden verdi. Bilirsin işte: Begonya mı derler? Kırmızıdır, mat yapraklıdır, kötü boyanmış mahalle kadınları gibi bir çiçektir.Elimden bu kadarı geldi. Belki ayrıca, kuru akvaryum içinde solucan da beslemeliyim. Mide adalelerim kuvvetlenince onu da yaparım. Sen tabii, perşembe günleri ne olduğunu merak ediyorsun. Bu sözlerin sonunda esaslı bir itiraf bekliyorsun.Yok canım, beden eğitimi derslerinden nefret ede altı yıl boyunca her perşembe bu münasebetsiz ders vardı. İsmini bile yazmak istemem bir daha bu sıkıcı dersin. Öyle sözler ediyorum ki, ne ağlanır ne de gülünür bunlara değil mi? Bir zamanlar insanları güldürürdüm. Ne yapalım? Komedi aktörleri bile sonunda duygulu filmlerde oynamaya özenmiyorlar mı? Ben de kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döndüm. İnsan böylelerini görünce meyhane kapısını vurduğu gibi çıkar gider. Sevgi'nin bir akrabası vardı: Ergun gibi bir şeydi adı. Bak o gülmezdi sözlerime. Çünkü Selim Bey miydi neydi bir akraba vardı orada. Onun mirasına göz koyduğumuzu sanırdı bu Ergun. İnsanların adlarını da unutuyorum artık. Bir kız vardı, onun da adını unuttum; oysa aylarca dolaşmıştım bu kızla.Üstelik bir kere de ağlatmıştım onu. Fazla ağlamasına fırsat kalmadan kaçtım, kız benimle evlenmekistiyordu çünkü.Kalemi bıraktı. Bir kadını daha ağlatmıştın. O kimdi. Düşündü. Evet, yüzü yaralı bir kadındı. Anadolu'daydım albayım. Pokerde kaybetmiştim. Şoförle muhasebeciyi randevu evine götürecektim. Öyle söz vermiştim. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, bir kamyonda gidiyorduk -artık olayların bazı kısımlarını hatırlamıyorum-şehre varınca onları randevu evine götürecektim. Kumar borcuydu. Oysa yol boyunca yemek paralarını da ben vermiştim. O sayılmamıştı. Otelde kalmıştık. Onlar horlamışlardı. Korkudan ve gürültüden uyuyamamıştım. Onları uyandırmak ve ben ömrümde hiç randevu evine gitmedim,demek istemiştim. Benim bu insanların içinde ne işim vardı? Onlardan nefret ediyordum. Bununla birlikte sanki onlara yaranmak istiyordum.

Herkes kendini sever...


Durdu, düşünceye daldı."Ne korkunç değil mi albayım? Evet, her şeyi zaman bu duruma getirdi. Aslında zamandan korkuyordum; günlerin birbirine benzemesini bu yüzden istiyordum. Bu nedenle yaşamıyordum, değişiklik istemiyordum. Beni zaman mahvetti albayım. Zamanla buluyor insan formunu. Her ey zamana bağlı: Yetmiş beş yetmiş altı yetmiş yedi derken insan ölüyor. Zaman her şeyi hallediyor değil mi? Her sözün hesabını sordum ondan, hiç bir sözün hesabını vermedim. Çünkü ben canavardım albayım, insan etine susamıştım. Çiğ et yemek istiyordum. İşte sana çiğ et: Midene oturdu. Fakat ben, gerçekten yanaydım; bu nedenle midem bozuluncaya kadar devam ettim. Onun gibi kendimi korumadım. Şimdi de beden hareketlerimi yapıyorum, karın adalelerimi kuvvetlendiriyorum. Gelecek sefer herkesi çiğnemeden yutacağım. Çünkü taş gibi sertleşti midem.Geriye doğru dönelim, karın adalelerini görelim: Bir iki üç dört. İşin başına dönelim. Beni istemedi, yeter artık dedi. Fakat onu ben kovdum. Çünkü as en bilirsiniz ki, en iyi savunma saldırıdır. Ben yamyamım albayım: Çiğ etten -insan etinden- midesi bozulan bir yamyam. Acıklı bir yamyam değil mi? İşte benim dramım albayım! Zaman her şeyi bozuyor albayım. Ona kendimi göstermek istedim ve sonra da acıklı görüntümü örtmek için meseleyi gürültüye getirmeğe çalıştım. Fakat hatırlamıyorum albayım., Allah kahretsin hatırlamıyorum. Bir takım bağırmalar, ağlamalar duyar gibiyim; bir öfkenin, sebepsiz bir öfkenin yükseldiğini görür gibiyim. Peki ne yaptım? Ne söyledim?"Oturdu. "Beni tahrik etmiş olmalı. Bilmeden bir yere dokunmuş olmalı. Herhalde ben de kendimi korumadım. Hayır yalan! Korumuş olmalıyım. Her hareketimi hesaplamış olmalıyım. Küçük hesaplar yapmış olmalıyım. Kalbi çalıştıralım albayım; kalp hareketleri yapalım. Kalbe giden damarları genişletelim: İki altı sekiz beş. Koşalım, durmadan koşalım. Herkes kendine bakmalı. Herkes kendini sever.

24 Mayıs 2007 Perşembe

İnsanlar birbirini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için....

" İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmaya tercih ediyorlar

Ben ve benim gibi....

ben ve benim gibi, kabuslarından başka kaybedecek bir şeyleri olmayan ruh proleteryası,bu dünyadaki yerini ancak büyük oyunların içinde bulabilir."

Bütün hayatımı ..............

Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım.Artık ne olacaksa olsun istiyorum.

Yemeğe titiz değiliz gece yatısına meraklıyız....

“Onu şimdi size getireceğim albayım. “Dur oğlum nereye gidiyorsun?” diye telaşlandı Hüsamettin bey.“Albayla çok tanışmak istiyorum, diye tutturmuştu. Daha sırası değil, demiştim ona. Öyle birden olmaz, demiştim. Gelsin albayım. Siz dairenize çekilirsiniz, biz size gece yatısına geliriz. Temiz çarşaf var mı albayım?”Hüsamettin Bey kızdı: “Gece yatısıyla oyun olur mu?”“Oyun değil ciddi albayım. İnsanlarımızın en sevdiği birlikte bulunma yollarından biridir. Ben yerde de yatarım albayım. Bilge’ye de söylerim geceliğini getirir. Daha başkalarını da çağırırız. Ailece hep birlikte geliriz. İktisatçılara göre bizim geri kalmamızın ve İngilizlerin ilerlemesinin nedeni, onların gece yatısından vazgeçmeleriymiş.” “Saçmalama,” dedi albay. “Bir dakika, albayım. Biraz düşünebilir miyim?” “Hay Allah,” dedi Hüsamettin Bey ve Hikmet’in düşünmesini bekledi.“Tamam albayım, Şöyle diyorlar: Onsekizinci Yüzyıl Sanayi devrimiyle birlikte gece yatısı adeti de kalkmış. Çünkü, derebeyliğin zayıflamasıyla, toprağa bağlı köylüler ucuz emek olarak şehirlere akın etmeye başlayınca, şehirlerdeki akrabaları onları yatıracak yer bulamaz olmuşlar. Sanayi burjuvası da öte yandan bu emekçilerin daha bir iş bulmadan akraba ve dost evlerinde gece yatısında kalmalarını ücretlerin yükselmesi bakımından sakıncalı görmüş. Şöyle ki: Gece yatısına kalan ve dolayısıyla yiyeceğini de aynı yerden bir dereceye kadar sağlayan bir misafir, iş bulmadan uzun süre dayanabiliyor ve böylece ücretlerin düşük tutulması mümkün olmuyormuş. Bunun üzerine bazı ahlakçı düşünürler, gece yatısının kutsal aile düzenine aykırı olduğunu ve doğacak çocukların nüfus kaydı bakımından bazı güçlükler çıkaracağını ileri sürmüşler. Hükümet de bir bildiri yayımlayarak, sağlık bakımından sakıncalı olduğu gerekçesiyle bir evde gece yatısına ancak üç kişinin kalabileceğini, geri kalanların ‘Düzeltme Evleri’ne gönderilerek delilerle birlikte zorla çalıştırılacağını ilan etmiş. Ayrıca, sanayicilerin baskısıyla yatak, yorgan, çarşaf, yastık, karyola, somya ve benzeri mamullere büyük ölçüde zam yapılmış. Gece yarıları evlere baskınlar yapılarak misafirler, yatak ve yorganlarıyla birlikte toplatılmış. Bu konuda bir araştırma yapan William Astley Sheete’in bir raporuna göre, 1753 Ocak ayında, yalnız Esat End ve Hangers Lane’de 4248 yatakla 11376 çeşitli misafir (kadın, erkek ve çocuk) yakalanmış. Sheete, yatak sayısının misafirlere oranla az oluşunu, bir yatakta ortalama üç kişinin yatmasına bağlıyorsa da, kanepe ve karşılıklı birleştirilmiş koltuklarda sabahlanmış olabileceğini ileri süren görüşlere hak vermek mümkün. Onbir yaşından küçük çocukların gece yatısı kısıtlaması dışında bırakılmasına ilişkin 1765 tarihli kararname de iktisatçılar tarafından şöyle yorumlanıyor: Aynı tarihte çıkarılan başka bir kararname ile bu yaştaki çocukların yapımevlerinde çalıştırılması yasaklanmış. “Sosyal gözlemciler de, İngiliz milletinde görülen aşırı bireyciliğin bu tarihten sonra kuvvetlendiğini ve gece yatısı yasağının insanlar arasında bir soğukluk yarattığını belirtiyorlar. Saat beş çayının, bu hasreti gidermek için icat edildiği söyleniyor. Bize gelince... durum çok başkadır albayım. Biz her zaman çay içebiliriz. Yemeğin verdiği ağırlıkla koltuklara serilince önce kahve, daha sonra çay içeriz. Göz kapakları uykudan ağırlaşan çocuklar, büyüklerin konuşmalarını dinlemeğe can attıkları için, bir türlü yatmak istemezler. Sen bizim Erkan’la yatarsın, yatak geniştir, denir çocuklara. Büyüklere de yer yatağı serilir. Misafirin büyük oğlu da koridordaki somyada yatar. Bütün işlerimizi böyle düzenleyebilseydik albayım, gece yatkısı adetimize rağmen gene de İngilizleri geçerdik. Böyle bir kalabalığı küçücük evimize sığdırdıktan sonra...“Fakat bizim aile kalabalık değildir albayım. İsterseniz, ölmüş yakınlarımı da getiririm. Rahmetli babam Hamit Bey, sizin sandık odanızda yatar albayım. İşten dönünce doğru buraya gelir. Berber çantasına benzeyen şişkin ve küçük bavuluna pijamalarını koyar, tıraş takımlarını alır. Hayır albayım: Başka makine ile tıraş olmaz. Biliyorum, gece yatısına gelen misafirlerin eşyasını getirme hakkı yoktur; fakat babam, tıraş makinasıyla öğünmelidir size. Kırkiki yıllık makinasını göstermelidir. Annemin diktiği tıraş bezini boynuna takmalıdır. Evet, iki de kortonu vardır bu bezin. Annem de kanepede yatar: Çok çekmiş bir kadındır kendisi. Hiç kimseyi rahatsız etmez bu yüzden. Ölürken bile fazla mesele çıkarmamıştı. Babam da... hey gidi Hamit Bey... sanki onu seviyor gibiyim. Ben gidiyorum albayım. Görüyorsunuz, uğramam gereken çok yer var. Siz fazla yemek yapmayın. Ne bulursak yeriz biz. Yemeğe titiz değiliz. Gece yatısına meraklıyız.”

Ben seni bunun için mi tuttum......


“Bir-dakika-yemek-yanıyor, şu-pencereyi-açar-mısın, kibriti-versene, kapı-çalınıyor, beni seviyormusun, çöpü-kapıya-bırak, bir-yere-kadar-gitmek-zorundayım, geldin-mi, dün-öyle-demiştin-bugün-böyle-dedin, vaktim-olmadı, dikkat-et-vazoya-çarpacaksın, beni-sevmiyorsun, ben-sadece-hatırlıyorum, kaç-gündür-iyi-değilim-onun-için-mektup-yazamadım, onu-elinden-bırak, şimdi-olmaz, ben-senin-gibi-değilim, radyoyu-kaparmısın, yapmak-zorundayım, bütün-gün-bunu-mu-dinleyeceğiz, bir-dakika-bak-ne-çalıyor, bir-dakika-karşıdan-otobüs-geliyor, bir-dakika-çorabımı-düzeltmek-zorundayım, bir-dakika-hemen-geliyorum, seni-dinliyorum, bir-dakika-yardım-edermisin, ucundan-tut, öyle-değil, canım-istemiyor, yarın-sabah-unutma, sen-bırak-ben-yaparım, sözünü-unutma, bize-bakıyorlar, elim-değmedi, bilmiyorum, bilmiyorum, bir-dakika-gelirmisin, ben-de-aslında-senin-gibiyim, neden-öyle-söylüyorsun, sana-anlatmak-zor, çok-isterdim, hayır, hayır, hayır, ve benzeri sözlere bu nedenle yer yoktur albayım.”Yorulmuştu “Bu ayrıntılardan yoruluyorum,” diye yakındı. “Ondan sonra asıl meselelerde suç işliyorum. Bunlar konuşulmasaydı belki hayat olmasaydı ben de kendimi göstermek fırsatını bulurdum, herkes hakkında kötü şeyler hissetmezdim. Sevgi, gözleriyle konuşurdu albayım; Bilge de saçma kelimelerle konuşuyor. Ona bağırdım albayım, Saçmalama dedim.” “Ne yaptı ki?” diye sordu Hüsamettin Bey. “Saçmaladı albayım. Daha ne yapsın? Akıllı uslu guduyor, sonra bir yerde saçmalıyor albayım: Yani bana karşı çıkıyor. Kendine göre düşünceleri varmış. Ben seni bunun iç in mi tuttum? Diyorum ona.”Havada yumruğunu salladı: “Hepinize göstereceğim: Bir köle tutacağım kendime. İnsan hakları filan vız gelir bana. Ulan köle, diyeceğim: Ben napolyon muyum? Napolyon’sun generalim diyecek. Yalan söyleme köle diyeceğim, değilim. Napolyon’sun diye tutturacak, burnumdan getirecek. Değilim diye tepineceğim; sen aşağılık bir kölesin. Napolyon’dan ne anlarsın? Diye hakaret edeceğim ona. Canını çıkaracağım, evden kovacağım; gene direnecek, senin gibi Napolyon görmedim diye, İşte diyecek şöyle şöylesin; Napolyon’dan daha üstünsün. Asla kabul etmeyeceğim; fakat, onu da Napolyon olduğum düşüncesinden vazgeçiremeyeceğim. Ne yapsam fayda etmeyecek. Fakat.. bir de sonunda bıkarsa ve peki Napolyon değilsin derse, onu gerçekten kovacağım. Dünyada köle mi kalmadı? Benim gibi köle bulamazsın diye çırpınsın bakalım. Kölenin iyisi kötüsü olur mu? En iyi köle, aslında en kötü köledir. Cahil olsun zararı yok. Bir iki karşılık vermesini öğrenecek zaten. Nedir ki bu kadarcık bilgi? İngilizce biliyor musun köle? Deyi soracağım, yes diyecek o kadar. ‘Here i come’ doğru mudur üstadım diyeceğim. Yes diyecek. Bu kadar kolay işte. Bir araba söze ne ihtiyaç var? Cahil olursa, üstelik aptalca övmesini de beceremez. Daha iyi. Ne oyunlar yazılır böyle bir köleyle albayım, değil mi? Cinsiyeti bile olmaz böyle bir kölenin. Erkekçe bir ilişki istediğim zaman hemen kadın oluverir. Napolyon bile olur, istediğim zaman. Bana bak Napolyon, derim ona; sende iş yok. Haklısınız asteğmenim diye karşılık vermez mi? Çok eğleneceğiz albayım. Ha-ha.”Hüsamettin Bey içini çekti: “Sakın kimseyle böyle bir oyun oynama oğlum,” dedi. “Onun köle olduğun ubildikten sonra ne zevk alacaksın bu işten?” “Anlamıyorsunuz ki. Öyle onmadığına inandıracak beni. İnsan kolay inanır kölelere. Ben de bir zamanlar kölelik yaptım albayım; çok başarılıydım. Ücretim az geldiği için ayrılmak zorunda kaldım. Sonra da başka ekmek kapısı bulamadım. Gerçek köleleri çok iyi bilirim bu yüzden. Kimse beni kandıramaz bu konuda. Fakat, yorucu bir iştir albayım; herkes beceremez. Biraz önce saydığım gereksiz ayrıntılardan kurtulmuş gerçek bir köle bulmak, gerçek bir arkadaş bulmak kadar zordur. Tabii ben arkadaş istemiyorum, köle istiyorum albayım.”

Bütün cephelerde yenilgiye uğrasaydım kolaydı....

“Bütün cephelerde yenilgiye uğrasaydım kolaydı albayım,” diye sözlerine devam etti, bir süre sustuktan sonra: “Beklemediğim yardımlar aldım albayım, yani ihanete uğradım.” Albay dayanamadı: “Saçmalama Hikmet, harp ilminin kaidelerini hiçe sayıyorsun oğlum. İnsan hayatı, tek bir muharebenin neticelerine göre kıymetlendirilemez.” Durdu: “Evet, sen, kıymetlendirme safhasında hataya düşüyorsun.”

23 Mayıs 2007 Çarşamba

Ben kendimi Don Kişot sanıyorum...

'Benim için bütün oyunlar, romanlar, hikayeler herkesin anladığından başka bir anlam taşıyor. Bütün hayat, bütün insanlık bu kitaplarda anlatıldı, bitirildi. Yeni bir şey yaşamak, yeni bir kitap tanımak oluyor benim için. Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiçbir yazar şaşırtmıyor beni: Çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyadaysa kimin ne yapacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni. Yazarlarımla yaşamak daha kolay. 1886’da N. kasabasında doğdu. Babası, annesi, kardeşleri, çevresi, yaşarken kimsenin bilmediği ıstırapları, kuruntuları, arkadaşlarıyla kavgasının gerçek nedeni, hepsi hepsi satırların arasında. Tanımadığım yönlerini merak ediyorum ilk sayfalarda; fakat biliyorum hemen herşeyi öğreneceğimi.'Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gövdesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir. Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot’a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: Ben kendimi Don Kişot sanıyorum.

Cennet .....

cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir birbirlerine aldırmaları birbirlerinin farkında olmaları demektir....

.......

cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir.Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır.Gene de garsona bahşiş bırakmak zorunda kalacaklardır.

Biri artık bu yüzden ölmeliiiiiiiiiiii

"Söylenen sözlerin, yaşanan olayların önemli olduğunu Selim’de gördüm. Düşüncelerine büyük bir içtenlikle bağlıydı: Herkesi de öyle sanıyordu. Bu içtenlik, düşünmeyi meslek edinenlerin içtenliğinden çok farklı bir duyguydu. Mesleği sevmek gibi değil, hayatı sevmek gibi bir duyguydu. Camus'nun 'Ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım' sözünü okuyunca: 'Biri bu yüzden ölmeli, intihar etmeli,' diye bağırmıştı. Ona, kimsenin soyut düşünceler nedeniyle kendini öldürmediğini söyledim. Benim de Camus gibi ahmak olduğuma karar verdi."

22 Mayıs 2007 Salı

Nazar Sözlüğü

Zeliha
"koskoca vezirin karısı bir köle için yanıp tutuşuyormuş" diye gülüşüyordu kadınlar. zeliha ise, güzele baktığı için gözlerini cezalandırmasını bekleyenleri anlayamıyordu. merak ediyordu, acaba bu fitne kumkuması, dedikodu ustası kadınlar nasıl görüyordu şu alemi. nihayet bir gün, sevdiğini sevmediklerine göstermek için kadınları evine davet etti. onlara meyve ve bıçak verdi. sonra da yusuf'u misafirlerin yanına çıkardı. gözlerini yusuf'tan alamayan kadınlar, o odadan çıkana kadar, meyve yerine parmaklarını doğradıklarının farkına varmadılar. zeliha, tabakları toplarken vakur ve sakindi: "görün işte," dedi, "gözlerimin bana çektirdiklerini!"

Zühre Yıldızı

derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi.hem de yaşanıp bittikten,soğuyup küllendikten sonra değil,tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk. neyse ki,zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında.halen aşık olup olmadıklarını ve eğer aşıklarsa kime aşık olduklarını hatırlayamayanlar,göğün üçüncü katına çıkıp,zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış.baktıklarında gördükleri yüz,aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş. derler ki,bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada.böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş.çünkü tekleyen hafızaları değil,yürekleriymiş.

Ay Tutulması

gökyüzündeki ay yeryüzündeki insanların gözlerinden saklanmayı başarır bazen. hazır kimse görmüyorken, pudrasını tazeler...

Babil Kulesi

"insanlar tanrı’yı o kadar çok merak ediyorlarmış ki, onu görebilmek için arşı delen bir kule yapmaya karar vermişler. inşaat tez zamanda yükselmiş. bütün işçiler uyumla, şevkle çalışmaktaymış. ama tam da göğün yedinci katının sınırları zorlanırken, tanrı her işçiye ayrı bir dil vermiş. artık kimse kimseyi anlayamadığı için inşaat durmuş. zira tanrı görülmek istemiyormuş."

Cennet Cehennem

cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete kabul edilenlerin gözleri, cennete girmeden evvel, dışarıda bırakmalı cehennemde gördüklerini.

Elsa'nın gözleri

bir hüzün tortusudur elsa'nın gözleri. şairler hüznünde eşinir, çocuklar tortusunda.

Fotograf Albümü

gözün, geçmişte gördüklerinden sadece güzel olanları hatırlamasını sağlamak için, belli aralıklarla dolaptan çıkarılır fotoğraf albümleri. her defasında sanki ilk defa bakılıyormuşcasına merakla incelenir fotoğraflar; merakla ve muhakkak sırayla: bebeklik, çocukluk, gençlik, evlilik, bebeklik, çocukluk, gençlik...

İğne Deliği

sessizliğin, altın kadar kıymetli olduğu mahallelerden birinde, bütün gün pencerenin önünde oturup çeyiz işlermiş ana kız. hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı, dermiş kadın kızına. 'baktın ki hayalin geçmedi iğnenin deliğinden, boşver onu. unut gitsin. iğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. hüsrandan başka bir şey getirmezler.' kız dikkatle dinlermiş annesinin anlattıklarını. sonra dalıp gidermiş hayallere. ne vakit hayal kursa, elinden kayıverirmiş gergef; iğneyi de beraberinde götürerek.

Pamuk Prenses

cüceler pamuk prenses'in ölüsü başında gözyaşı dökerken, bu güzelliği bir daha göremeyecekleri için kahroluyorlardı. sonunda, onu sonsuza kadar seyredebilmek için bir cam tabuta koymaya karar verdiler.

Rüya

16. yüzyıl istanbul'unda bir gece şair balı efendi, genç yaşta ölen arkadaşı piruza ali'yi görür rüyasında. piruza ali bir kağıda biraz toprak sararak uzatır. şair balı efendi kağıdı sarığının kıvrımına yerleştirir ve uyanır. ertesi gün rüyasını etrafındakilere anlatırken gayri ihtiyari sarığına uzanır. içi toprak dolu kağıt parçası oradadır.

Tebdil Gezmek

padişahlar şehr-i şehirin yılankavi sokaklarında tebdil gezerdi. kimi zaman ihsanda bulunur, çoğu zaman ceza keserlerdi. ihsan da ceza da anında yerini bulsun diye, padişahların peşi sıra yürürdü tebdil hasekisi. sık sık tebdil gezen üçüncü mustafa, derviş kılığına girmeyi pek severdi. karış karış şehri gezerdi; dışı derviş, içi padişah. bir gün, çorum alaybeyi iken azledilip istanbul'a gelen feyzullah, tebdil gezen padişahı tanıdı. ne kadar müşkül durumda olduğunu anlatıp yardım istedi. karşılık görmedi. bir başka sefer, feyzullah, üsküdar çarşısının orta yerinde gene padişaha rastladı ve gene onu tanıdı. ve bu sefer kendini tutamayıp bağırdı: "ya ekmeğimi ver, ya beni katlet!" üçüncü mustafa dikkatle baktı feyzullah'a. dervişin içindeki padişahı gören göz sakıncalı olabilirdi; hem de pek sakıncalı. oracıkta tercihini yaptı. ona ekmeğini vermedi.

Veda

"niçin dönüp baktın tanrının gazabını çeken şehre?" diye karısına öfkeyle bağırdı lut. "neden baktın neyi geride bıraktığına? söylesene, insan terk ettiği şeye neden dönüp bakar son bir defa?" ama karısının taşlaşmış dudakları cevap veremedi bu zor sorulara.


unutmak: göz temizliği....



21 Mayıs 2007 Pazartesi

Bit Palas

"Denizin kıyısında durmuşuz, ayaklarımızı suya salmışız. Sen diyorsun ki 'şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!' Ben de 'hangisi?' diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi onünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde."

20 Mayıs 2007 Pazar

Bütün bu ömrü yaşadık duygusu....

"bütün bir ömrü yaşadık duygusu. sende de var mı? birliktelik, çocuk ve sabah ve ölüm. sabah durudan da özge bir suyun en dibini görmek. ‘mütekasif menekşeler' yoğun kaynaşması ve ayrılmazı yalnızlık. bir türlü cayamamak sıcaklıktan, umuda kıyamamak. yalnızlığın ‘ben buradayım'ını itme savaşımı. istemek, ‘istendikçe/istedikçe? değişmez yanın gücünü daha iyi anlayıp istememesini bilmeli.' sonra kalkınca, hemen anında yakalanılan buz gibi tekbaşınalık ve onun oyunu, onun koşulları, koşullandırmaları. şarkılar başlatmak ve çok üşümek ve kırılamaz gerçeği yumuşak hüzne dönüştürmeye çalışmak; dokunarak, sımsıkı sarılarak. becerememek. en dibi bulmak. ama, sonra kapı ağzında gülmeye durmakla, dibe ayak vurup su yüzüne fırlamak. bu kez bunun oyununu başlatmak. başkası olamıyor galiba güzelcim! yalnızlık birlikteliğe bırakmıyor, birliktelik yalnızlığa. kapı ağzında seni sana verdim duygusu. sen de beni bana. ama bak galiba sana demek istedigim buydu, 'sıcaklığı unutma' derken. çünkü yalnızca o sıcaklıktır gibi geliyor bana, ayrılık acısını gülümsetebilen, sana kuruluğunu yaşatabilecek, zorlayabilecek bir süre kazandıran, bana dağınıklığımın ayrıntı denizini kulaçlamayı kolaylaştıran..."

Murathan 'dan ....(Eski günlerin hatırına)

Karşımıza erken çıkmış insanları yolun dışına sürerken; birgün geri dönüp, onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyormuyuz.? Hayat her zaman cömert davranmaz bize. Tersine çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir, hoyratca kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasııyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşam üstü yanımızda kimsecikler olmaz, Ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir....

Bizi tanıştırmadılar evet yalnızım

bizi tanıştırmadılar evet yalnızım
eş dost arasında büsbütün yalnız
aslında kararsızım dilim dolaşıyor
gözleriniz olmasa konuşamayacaktım

hep böyle cana yakın mı bakarsınız
hafif koyu kestane az yeşile çalıyor
ne kadar istiyordum tanıştıran çıkmadı
nasıl çıksın derdimi kimse anlamıyor
bu cüretimi bilmem bağışlar mısınız
bir kadın düşünürdüm /
balarsı

gülüşü bir çağlayan güneşle yıkanıyor
içinize ışık sıvanır bir kere duysanız
yıllar boyu bu kadınla yaşadım ben
her baktığım duvarda sanki o resim
yumuşacık kaşlar biçimli bir ağız
yüzü birden sonbahar düşünceliyken
hani utanmasam sizdiniz diyeceğim
bu cüretimi bilmem bağışlar mısınız
hapisten yeni çıktım adım ibrahim

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Size bu akşamı hazırladım...Atilla İlhan'a (Kendisine Sibel Turnagöl bile Atilla Dayı diyebildi....Olmadı kısmet değilmiş albayım)



Size bu akşamı hazırladım ayıp mı oldu dersiniz
şu küçük yağmuru kirpiklerinizde parlayan

iki üç ağaç buldum getirdim / ıhlamur ağaçları
komşulardan öğrendim bunları severmişsiniz
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
bir avuç ışıkk serpeceğim
şöyle ankara uzaktan
şunlar gece reklamları toz yeşili canavar sarı
belki yok balkonlarda hanımeli istersiniz
cankurtaran sirenleri karanlık sokaklardan
bilmem bulabilir miyim / gücüm bu aşağı yukarı
size bu akşamı hazırladım
ayıp mı oldu dersiniz
biraz bulut saklamıştım geçen sonbahardan
mehtabın yaldızladığı bir deniz kenarı
koyduğum yeri unutmuşum
fakat görebilseydiniz
n'olur çabuk gelin manzara dağılmadan
fazla uzun sürmez hayallerimin ayarı
size bu akşamı hazırladım

ayıp mı oldu dersiniz

Fakat sebeb ben değilim...

Ey cahil kısmım sevgilim
Ne yazık sanada netice olmak bana düştü
Fakat sebep ben değilim!!!!!

Aşklarda bakım istiyor.....

bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti.

Sevdiğimizin net bir sureti......Çiçek açmış genç kızların gölgesinde....

“sevdiğimiz kişiye bakışımızdaki arayış, kaygı ve talep, ertesi gün için bir randevu umudunu bize verecek veya öldürecek sözü bekleyişimiz, bu söz söyleninceye kadar, aynı anda olmasa bile birbirini takip eden sevinç ve umutsuzluk hayallerimiz , bütün bunlar sevilen varlık karşısındaki dikkatimizi fazlasıyla titrek bir hale getirdiği için, sevdiğimizin net bir suretini elde edemeyiz.”

Bilmek ;lanetlenmedir....

ilkçağdan bu yana bilmek biraz da lanetlenmek değil miydi?"

Büyük külfet....

bir insanı tanımayı arzulamak, kof bir vaattir ve büyük külfet! günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi, deşmeyi ve dermeyi gerektirir; kabukları kaldırabilmeyi ve altlardan ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi... bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp, bu işe hiç kalkışmamak yeğdir"

Hüzün

''gayet iyi biliyordu ki,hüzün denilen şey tıpkı siyah, dalgalı saçlarının arasına nasılsa yerleşivermiş beyaz bir saç teline benziyordu.Hüzün, kopardıkça çoğalıyor, çoğaldıkça arsızlaşıyordu''

Şeytanın fısıldadıkları....

basından büyük bir ask geçmemis her kadın için bu bir eksikliktir;
basından büyük bir ask geçmis her erkek için ise bu bir fazlalıktır.

erkegin hayatında belki bir aska yer vardır.
kadının ise askında belki bir hayata...

erkekler deli gibi asık olurlar, zamanla akıllanırlar.
kadınlar ise akıllı gibi asık olurlar, zamanla delirirler.

ask, kadını ve erkegi farklı etkiler.
Asık olan kadının gözünde baska hiçbir seyin degeri kalmaz.
Asık olan erkegin gözünde ise her sey yeniden degerlenir.
Çünkü asık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder..
Asık erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla...
Asık kadınlar bu yüzden hep endiseli ve huzursuzdurlar;
Asık erkekler ise melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön.

Asık olmak erkege yakısır. Kadına asla.
Kadına yakısan sadece asktır.

Asksız bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder,
Asksız bir kadın ise efendisiz bir köle.

Kadın ne ister? Ne mi ister?Hepsini ister. Ve aynı anda.
Peki erkekler ne ister? Hem sevgili karıları hem de haremleri olsun isterler.
peki neden korkarlar?
Hem karısız hem de haremsiz kalmaktan korkarlar.

Kadın erkeginin kendisine kul köle olmasini ister;
olunca da ondan nefret eder.
Erkek ise kadının kendisine köle olmasını istemez;
Olunca da onu sever.

Bir erkek kadından bıktığı için onu terk eder;
bir kadın ise erkeginden sıkıldığı için.
Arada çok önemli bir fark var.
Bir erkek doydugu için kadınından bıkar.
Bir kadın ise doyamadıgı için erkeginden sıkılır..

Erkek kadının fiziksel görüntüsüyle;
Kadın ise erkegin sehvetiyle tahrik olur.

Onun için kadınlar karsılarındakini anlarlar;
erkekler ise sadece görünen dünyayi.

Kadın terk edildigi ve aldatıldıgı zamanlarda,
bir de bosanırken hiç tereddüt etmez.
Kararlı, suurlu ve son derece akıllı biçimde bütün strateji ve nokta hücumu taktikleriyle delirir. Delilik, kadınların aklıdır. Ve sadece bu özellikleri bile, onların erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir sebeptir.

Kadınlar, sezgileriyle her seyi bilirler.
Erkekler ise akıllarıyla hiçbir seyi bilemezler.

Kadınlar her seyi görürler.
Göremediklerini duyarlar.Duyamadıklarını ise sezerler.
Disilik yalnız algı kapılarını degil, bütün telepati, sezgi, altinci his ve üçüncü göz kapılarını açan lsd, mescaline, psilosibin kadar güçlü bir iksirdir. Kadınların sezgileri o kadar olaganüstüdür ki, onları erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok.

Sezgi de neymis mi dediniz? Aklın eli, kolu, gözü, kulagı ve burnudur. Aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır. Şahini ve tazısıdır. Kapanı, tuzagı ve oltasıdır. Sezgi en kurnaz avcıdır. Sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu. Akıl mı? akıl sezginin usagıdır. O kadar.. Sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadınlar kadar itici yaratıklar düsünemem. Akıllıları ve kültürlüleri ise itici degillerdir ama sıkıcı olurlar çogu zaman. Kadına en çok yarayan ne akıl, ne bilgi, ne de kültürdür. İnce ve suh bir zekadır...

Düşüncelerde insanları değiştirebilir.

Soğuk bir yağmur yağıyordu.'Canın sıkılıyor mu? ' diye sordu.Sıkıntıya alışıktım.Bütün günü sobanın başında geçirirdim.'Kitap okumaz mıydın 'İhtiyacım yoktu herhalde.!Neler düşünüyordum?Belirli düşüncelerim yoktu.Bazı şeyleri de düşünmekten korkuyordum.Bugün sağlam inançlarım var .Düşünceler de insanları iyileştirebilir.

Birde geçmişim olmasaydı.....

Şimdi oldukça vaktim var düşünmek için...Bir de geçmişim olmasaydı, çok rahat edecektim

Bu yüzden Tutunamayanlar arasında hakkım olan yeri alamıyorum...

Ne kadar acıyorum kendime :bu yüzden başkalarına acımaya fırsat bulamıyorum.Bütün acımı kendime harcadım.Dilencilerden kaçıyorum.Biri yüzüme bakınca acıklı şeyler anlatacak diye titriyorum.İnsanlık dışı oldum.Yüzümü yerden kaldıramıyorum.İşim gücüm başkalarınasızlık etmek.Bu yüzden tutunamayanlar arasında hakkım olan yeri alamıyorum.

Saçmalama Hikmet....

Sen adam olmayacaksın dedi albay.Bende Bilge 'ye her zaman bu sözünüzü tekrar ediyorum albayım, fazla ümide kapılmasın diye.Gönlünün rüzgarına kapılıp gitmesini istemiyorum.Artık bizim gibi emeklilere yakışmaz albayım böyle şeyler.Aslında bu yaştan sonra insan , bizim gibi,dünya ile ilişiğini kesip ,kendini tarih ve tiyatroya vermeli .İhtiyar damarlarımdaki yorgun kan, bu aşka isyan ediyor albayım.Her an nefes nefese yaşamaya bünyem dayanmıyor.

Saçmalama dedi Hüsamettin Albay .Bu sözünüzü de söylüyorum ona .Uzaktan size çok hayran.İnşallah bir gün getirip elinizi öptüreceğim. Sonra birden kızdı.Sevgilisi olan bir arkadaş kadar çekilmez yaratık yoktur.Hep bir esrar havası yaratırlar , değil mi? Senden çok bahsediyoruz derler.Allah belamı versin benim.İlerde inşallah tanıştırırım ikinizi .Seni çok merak ediyor.Ben belamı buldum albayım.İnsan bir de sevgilisi yüzünden kendini birşey sanıyor.Biliyorsunuz süt dökmüş kedi gibiydim eskiden....

Benim bütün bunlarım öldü....

Acı bir yaşantıdan sonra insan, ancak bedenine eziyet ederek günlerini sürdürebiliyor.Bu sözlerden belki biryerlere gidilebilir.Ciddi adamlar heryere gidebilirler.Onların hayat pasosu vardır.Gösterirler giderler.Kimse yadırgamaz onları .Onların kimseye ihtiyacı yoktur;gene de yalnız kaldıkları görülmemiştir.Anneleri -babaları -teyzeleri-amcaları-altıaydabir- sevgilileri -haklısınızbeyefendileri vardır onların.(İsterlerse beni bile görürler)Benim bütün bunlarım öldü.Bu ayrılığın beni hiç sarsmadığı söylenemez

15 Mayıs 2007 Salı

Divana uzanıyorum ve suçlu arıyorum....

Divana uzanıyorum ve suçlu arıyorum: beni bu duruma getirenleri suçluyorum yattığım yerden. Burhan’ı suçluyorum. Ona çok bağlanmıştım. Dergi işinde deli gibi çalışmıştım, deli gibi koşmuştum, deli gibi saldırmıştım çevreme. Burhan’ın her istediğini tartışmasız yapmıştım. Dostluğu her şeyden üstün tuttuğum halde, ülküler uğruna onu da feda edeceğimi haykırmıştım. Ülkü diye tutturmuştum. Sonsuz ihtimallerin karmaşıklığından kaçmak istiyordum. Burhan’ın tek yönlü gidişinin benim için bulunmaz nimet olduğunu sandım: peşini bırakmadım onun; her gün aradım. Yalnız onun uygun gördüğü kitapları okudum. Uygun gördüğü insanlarla arkadaşlık ettim. Aşırı duygululuğa paydos, dedim. Beni bireyciliğe sürükleyecek bütün davranışlardan ve insanlardan kaçındım. Eski dostlarımı darılttım. Kendi kendimi heyecanlandırmaktan vazgeçtim. Hoşgörüden uzaklaştım. Kendim için de hoşgörü istemedim. Burhan ve arkadaşları da amansızca saldırdılar bana. Ben de onlara saldırdım. Sonunda yenik düştüm elbette. Tek başıma yarattığım cehennemden çıktım: kalabalık bir cehennemin içine düştüm. Bana vurunuz diyordum. Doğrusu kimse de böyle bir fırsatı kaçırmazdı. Sonunda Günseli’yle olan ilişkime bile karıştılar. Bana evlenmenin nasıl kötü bir burjuva alışkanlığı olduğunu anlattı Burhan. Doğrusu çok güzel ifade etti durumu. Bir hafta sonra da evlendi: bana da haber bile vermedi. Bir gün yolda birlikte giderken söz arasında söyleyiverdi evlendiğini. Burhan beni bir biçime sokmak istiyordu ve ben onu yattığım yerden ilgisiz gözlerle seyrediyordum. Aslında alçaklık bendeydi. Ona demeliydim ki: bırak beni içimde öyle sert ve bükülmez bir çekirdek var ki beni değiştiremezsin. Beni didik didik edebilirsin, canıma okuyabilirsin, fakat düzeltemezsin beni. Evet alçaklık bendeydi: öyle yumuşak görünüyordum ki. Siz beni parçalamaya çalışırken, ben gizli gizli onarırım kendimi. Sonunda bilmediğiniz bir şey olur çıkarım ve sizi suçlarım: beni mahvettiniz diye.. Sizlerle birlikte başarısız gibi görünürüm: fakat sonunda ihanet ederim sizlere. Hep bir yerde takılmamı istersiniz; ben de aynı şeyi beklerim heyecanla. Sonunda, yarım yamalak bir başarıyla sıyrılırım işin içinden. Başarısızlığın sevimliliğine kapılırım ve sonunda gerçek başarısızlara ihanet ederim. Kusura bakmayın derim: hiçbir işi sonuna kadar götüremiyorum, başarısızlığı bile. Oysa, kendimi onlara olduğumdan başarısız göstermek için ne kadar çırpınmışımdır.Üniversitede en çok sevdiğim öğrenciler, yıllardır okulu bitiremeyenlerdir. Yanlarından ayrılamazdım. Onların başarısızlık masallarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Sonra, onları öğrenci olarak bıraktım üniversitede: ben bitirdim. Meyhane arkadaşlarını da meyhanelerde bıraktım; ülkü arkadaşlarını da ülküleriyle baş başa. Bir yerde durmasını bilemedim. Hiçbir yere varamadım. En çok da, başarısızların yanında kalmayı becermek istedim. Beşiktaş’taki koltuk meyhanesindeki Reşit Bey’le geçirmek isterdim bütün yaşantımı. Beni bir yerde barındırmadılar. Şimdi, bir bakıma başarıya ulaşmış sayılırım başarısızlıkta: yalnız bu yere tek başıma geldim. Hep birlikte tutunamamayı ne kadar isterdim. Herkes ayrı bir dalda kaldı. Tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın. Burhan’ı da yarı yolda bıraktım. Kimi suçlayacağımı bilemiyorum.
Bu arada çok hırpalandım. Görünüşümde öyle bir saflık var ki yaşamıma herkesin karışabileceği izlenimini bırakıyordum. Bu nedenle yakamı bırakmadılar. Ben de, görünüşümdeki başka bir sahtecilik nedeniyle onların her davranışına açıktım. Buyrun beni yiyebilirsiniz, diyordum. Burhan’ın evinde sabahlara kadar konuşuyorduk. Herkes sırası gelince bana saldırıyordu. O sırada bir dergi çıkarıyorduk. Derginin bütün ağır ilerini ben yüklenmiştim. Biri, son yazdığı makaleden en önemli bölümü çıkardığım için benimle alay ediyordu. Sayfaya yazının sığmadığını görünce olmadık bir kısmını çıkarmışım. Senin aramızda ne işin var, diyordu, bu cahilliğinle? Bir başkası kadınlarla ilişkimi ele alıyordu: cinsel hayatımı bir düzene sokmam için yarı ciddi öğütler veriyordu bana. Ben, hepsini büyük bir saflıkla dinliyordum. İstiklal Marşının çalındığı yerde ayağa fırlayan, gece yarısı radyo biterken İstiklal Marşı başlayınca oturduğu koltuktan fırlayan küçük Selim’in ciddiyetiyle sözlerini değerlendirmeye çalışıyordum onların. Mühendis olmamı da beğenmiyorlardı. Para kazanmayı düşünerek seçmiştim bu mesleği. Ne aptaldım ki babamın zorla beni üniversiteye yolladığını o anda unutuyor ve onları haklı buluyordum. Dergi işiyle gece gündüz uğraşmamla da alay edenler vardı. Onlar sadece yazıyorlardı: ben matbaalarda sabahlara kadar mürettiplerle boğuşuyor, dizgi yanlışlarını düzeltiyordum. Bu arada boş kalan sayfalar için yazılar hazırlıyordum bir kenarda. Mühendislikle ne zaman uğraşıyorsun, yaptığın binalar çökecek, diye eğleniyorlardı benimle. Bu işi de beceremiyorsun, mühendisliğine dön hiç olmazsa, diye amansızca saldırıyorlardı. Burhan beni koruyordu; çünkü, onun yapması gereken teknik işleri de ben yürütüyordum gazetede. Yazması gereken yazılarını da çoğu zaman ben yazıyordum. Yazdığım yazıların çoğunu beğenmiyordu Burhan da. Fakat bu işler için adam olmadığından yazdıklarıma katlanıyordu. Benimle adam kıtlığı yüzünden görüşüyorlardı. Ben de onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da.
Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum. Esas adamlar gelseydi de ben de biraz rahat nefes alsaydım. Sonunda tabii birbirimize girdik. Ben de saflığımı koruyamadım: hepsine saldırdım. Gördün mü bak, dediler birbirlerine. Böyle olacağını daha önce söylemiştik. Ben çekip gittim aralarından. Onlar yollarında kaldılar. Onlar hesabına üzülüyorum: benim gibi kolay yutulan bir lokma daha bulmaları biraz güç olacak.

Ben de onları hırpalamıştım anlaşılan. Geçen gün yatıyordum. Bunlardan biri geldi. Ben de sevindim. Hasta yatağımda bana eziyete gelmiş oysa. Ben aylarca önce bir gün ona şarlatan demişim. Şimdi hatırlayamadığım güzel bir konuşmayla, kendisinin neden şarlatan olmadığını ve asıl şarlatanın ben olduğumu ispatladı ve hemen ayrıldı yanımdan. Bu saldırı biraz hoşuma gitti doğrusu. Ben, bu arkadaşın bana hiç önem vermediğini sanırdım. Söyler söylemez unuttuğum bir sözün onu aylarca ilgilendirmesinden gururlandım. Onun gibi derli toplu bir insanı bu kadar etkilemem benim adıma sevindirici bir başarı.
Benim şarlatanlığıma gelince… onu zaten biliyorduk. “

Ülkemiz büyük bir oyun yeridir.

"ülkemiz büyük bir oyun yeridir. her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. ben hikmet vi, zamanında -yani hikmet i olduğum sıralarda- bu oyunu ciddiye almış ve bütün oyunları heyecanla seyretmiştim. sonunda kendi oyunumu, bütün bu oyunların dışında ve gerçek olarak yaşamaya karar verdim. insanlarımız, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememin bezginliği içindeyken ben, bizlere bugüne kadar hiç yararı dokunmamış olan aklın -daha doğrusu, akıl olduğunu sandığımız akıl taklidinin- zincirlerinden kurtularak, bütün ülkeleri ve onların gerçek kişilerini içine alan büyük oyunun heyecanı içinde bulunuyorum.dünyada her insan, başkalarından çıkar sağlamak için, sabahtan akşama kadar asık bir suratla dolaşır. ben kimseye yaranamayacağımı anladığım için yeni bir dümenin suyuna gitmek üzere yola çıkmış bulunuyorum. duygusal ve akıllı ve güzel ve hiç bir şekilde karşı çıkılamayacak derinlik ve sezgilerle donatılmış kadınlar, benim gibi dikenli ve garip renkli bir çiçeği yakalarına takarak dolaşmasalar da, beni uzaktan seyrederek gelişeceklerdir. bu garip çiçek, son dikenlerini bile dökerek çırılçıplak kalırken, onlar bu çiçeğin şimdiye kadar rastlanılmamışlığını da güzelliklerine katacaklardır.derinliği ve ruhsal bakımdan kaybedebileceği herhangi bir şeyi olanlar böyle garip çiçeklere benzemekten kendilerini özenle korumalıdırlar. ben ve benim gibi, kabuslarından başka kaybedecek bir şeyi olmayan ruh proletaryası, bu dünyadaki yerini ancak büyük oyunun içinde bulabilir. ayrıca ülkemizde, kendi oyunu içinde dünyaya hiç bir ülkenin bu çeşit proleteryaya tanımadığı hakları vermiştir bizlere. insan, ancak bu ülkenin dışında, manevi bakımdan yüksek bir yerde durursa, bizim özümüzü ve biçimimizi görebilir. akıl ve ruh proleteryasının en büyük akılsızlığı, akıl ve ruh burjuvasinin nimetlerine kavuşacağını umarak onlara hizmet etmesi ve bu sırada kaçınılmaz istismar kanunları yüzünden zayıf aklını ve ruhunu parça parça onlara kaptırmasıdır.işte bu nedenle derim ki, oyunlarımıza onları almayalım! ya da gerçek hayatta ezildiğimiz için oyunlarda onları rezil edelim! yerin dibine batıralım! ey ruh proleteryası! bu uğurda gerekirse bütün gerçekleri çiğneyiniz! bir oyunda bile gerçekleri dile getirmek gerektiği yalanına inanmayınız. sizleri uyarıyorum! gerçekler sizden yana değildir! bu oyuna gelmeyiniz! siz onları kendi oyununuza getiriniz. onlarla, onların hükmünde olan akıl alanında boy ölçüşemessiniz. birazda kendi sahanızda oynayın canım. başka alan olmadığını söyleyenlere aldırmayınız. kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktur. kendi gücümüzün nerede olduğunu görmenin zamanı gelmiştir. geleceğin yaratıcısı bizleriz! size bütün samimiyetimle sesleniyorum!"