31 Aralık 2007 Pazartesi

Mahrem


kimseye kin tuttugu yoktu. Sadece...
umursamıyordu;
hicbir seyi umursamıyordu.
Artık her seyi yapabilecegini hissediyordu. Madem ki her seyi yapabilirdi,
en iyisi hicbir sey yapmamaktı."

Enis Batur

doğru
bir
hayat
var mıdır
sanıyorsunuz?
onu
heyhat(!),
benim
yanlışlarımdan
çıkaramazsınız!
"Bazen böyle olur. Bazen biri çıkar karşına. Bilirsin ki, onun karşısında zayıfsın. Bir hamur parçasısın. Alsın seni, dilediğince yoğursun, oynasın."

Bit Palas


''İnsan denilen mahluk alabildiğine basit ve acizdir bir yanıyla, sebep olduğu sonuçlardan ziyade, tesadüfler damgasını vurur hayatına''. yada ''İnsan denilen mahluk alabildiğine kaRmaşıK ve kabiLiyetlidir bir yanıyla, tesadüf sandıklarımız bizzat seBeP olduğumuz sonuçlara mim koyar yalnızca.''
" Ve kuvvetle hissediyordu birken iki olabilenin,
iki iken sıfır olabileceğini. "

Anayurt Oteli

Yeryüzünde her şey olağandır. Bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kaYıTsıZ kalabilirse, insanın yapmayacağı "şey" yoktur.
hayatta seçim yapmak mecburi ise;
acı sabittir!

Şehrin Aynaları


Tesadüfen yan yana düşerdi rakamlar,Bunu bile bile, neden bunca gayret,bunca esrar...

29 Aralık 2007 Cumartesi

Sinirden gülüyorum

Sinirimden gülüyorum albayım. Çünkü sinirlerim artık gülmek için kafamın neşelenmesini beklemiyor. Bu karamsar beyinden bir kahkaha çıkmayacağı için, artık ben gülmüyorum, sinirlerim gülüyor. Hepsi bağımsızlığını kazandı albayım, pardon, doktor.

değişmez.....

Eğer yanılırsam, zararı yok; Öykü değişmiş olmuyor.

Ah albayım....

İşte bu ahşap evimde, bir gece için de olsa, seni barındırıyorum; bir işe yaradığımı hissediyorum. Son zamanlarda neye yaradığımı pek bilemiyorum da. Belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi. Ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca. Tahtalar gıcırdar. Hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini. Sonra ne yaparım? Uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim. Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.

Ses vermeyen tahtalara basarak ilerledim albayım; odanın kapısına varmak üzereydim. Hemen mutfağı düşünmeğe başladım: Eski çayı musluğa dökerim; hepsini değil yalnız suyunu. Islak yaprakları da çöp tenekesine. İki bardak, kaşıklar, tepsi, çay kutusu, demlik, şeker... (Belki yaşantım kolaylaşıyordu; fakat, her olayı daha yaşamadan eskitiyordum böylece. Üstelik hayallerimin içine itirazlar karışıyordu: Kafamda gerinerek uyanan arkadaşım, kadınlar her şeyi başka türlü yapar, diyordu.) Bu sırada mutfağa ulaşmıştım albayım. Her şey düşündüğüm gibi çıktı: Uyanan arkadaşım da, çay bardağına uzanırken, kadın özlemi dolu gözlerle baktı bana. ( Ne yapalım? Kadınlarla birlikte yürütemedik hayallerimizi) Yalnız çayla olur mu? dedi gözleriyle. Biliyorsun, karımdan ayrıldım dedim. ( gözlerimle) Sonra mutfağa gidip rafadan yumurta yaptım, ekmek kızarttım. Fakat bir bezginlik gelmişti üzerimize. ( Ben de yorgun hissettim kendimi; mutfağa gidip buz gibi suyla bardakları çalkalamak içimden gelmedi. Oysa, çaydanlığa biraz daha fazla su koyabilirdim önceden. ) Hayalimdeki günleri bile böyle küçük hesaplarla geçirdim işte albayım. Aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar birikmeğe başladı; kurduğum hayaller, bir bekar odasının dağınıklığına boğuldu. Düşüncemin duvarlarına resimler asmak istediğim halde bir türlü olmadı. Belirli noktalara biriken eşya, odanın çıplaklığını daha çok ortaya çıkardı.

27 Aralık 2007 Perşembe

"taştan ayrılmayı kafasına koymuş bir kum tanesi kadar bahtiyarım "

Küçük İskender....


"...her askta dönmedolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken..."

..."beni sana getirecek bir yol bulmustum, karanlıktan aydınlıga kavusacaktım...Bu yolu umutla, sevincle kazmıs, kendimden de bir seyler katmıstım...bir cırpıda yüregimle actığım bu yolu kapatmak , agır agır dönmek, vazgecmek zor geliyor biraz...elbet yüregim sızlar"...

Sevgili Milena....


"Bak Milena, 'en çok seni seviyorum' diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, 'Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla' dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki."..

26 Aralık 2007 Çarşamba


"..Büyük bir ansiklopedi olmalı: Yüzlerce ciltlik bir eser, ucsuz bucaksız bir yazı dizisi. Her sehirde, belirli merkezlerde bir bina, bu kitaplara ayrılmıs sadece. O zaman kimse delirmezdi. Bir hareketi mi unuttun, ne kadar basit olursa olsun, kitabin bir yerinde var. Pijama: pijama altı,pijama çıkarma,pijama katlama ,pijama üstü... Böyle küçük bir konu icin bile, insanin aklina butun ayrıntılar bir anda gelmez. Böyle bir kitaplığın varlığını bilmek -kullanılmasa bile- insanin icini rahatlatir. bütün zaman boslukları, bütün takılmalar önlenir. Ansiklopedinin tanımları arasında hiç boşluk yoktur. Mesela ben, pijama üstünü katlamayı kesinlikle bilmem. Pijama üstünün kollari geriye dogru mu cekilir? Ya da ceplerin hizasına gelmek üzere iki yana mı katlanır? Bu soruları da Bilge ile konusamam ya. İnsan bir kadını severse, ona her seyi sorar ya, neyse. Milyonlarca insan bu isi yanlış öğrenmiştir. Her sey, her şey bulunmalı bu kitapta.."






19 Aralık 2007 Çarşamba

MUCİZE


"Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı. Sözgelimi evliyanın biri, müridlerinin gözü önünde yerden bir avuç balçık aldıktan sonra onu yoğurup bir kuş heykeli yapsa ve bu heykeli imanıyla canlandırdıktan sonra onu göklere salıverse, çamurdan yapılan bu kuşun uçmasına herkes şaşırırdı. Fakat bunun ardından insanoğlunun o umarsız hastalığı başgösterirdi: Aradan birkaç yıl geçtikten sonra hemen herkes bu durumu kanıksar, ve zamanla büyüyüp çoğalan, tarlaları bayırları dolduran o mucizevi kuşlara dönüp bile bakmazlardı. Belki de, "ve in yerev ayeten yu'ridü ve yekuülü sihrün müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi.."

26 Kasım 2007 Pazartesi


ne yapmalı?

bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının isteklerinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çekidüzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıverelim mi? Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa, toplu eylemlerde kitlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve sıkı bir sınavdan mı geçirmeli?

21 Kasım 2007 Çarşamba




"birini seviyorum, kalbimdeki bütün yüzler ona dönüyor''



Duru: Dünyanın en şık halteri.



Ömer: Hüznümün üzerine ağırlık koymam lazım değil mi ama? Yani vakitsiz bir gözyaşı olmasın diye, muhtelif duygularımıza kas yapıyoruz.

Duru : Sen çok acayipsin yaa ...

Ömer : Ben şahin görünümlü serçeyim, Pego motorlu vosvosum.
İçim dışıma uymuyor ama yine de her yere beraber gidiyoruz. Hatta seni bile aynı anda seviyoruz.

20 Kasım 2007 Salı


Kendimi iyi hissetmiyorum, hiç sakin değilim. Sonra yine gelirim ben. Kendim gelirim. Gelmem olanaklı olduğu zaman. Sizi hiç unutmayacağım, sizi seviyorum. Ama bırakın beni! Beni kendi halime bırakın! Ta ne zaman karar vermiştim ben buna. Kesin karar vermiştim. Başıma ne gelirse gelsin, ölsem bile hatta, yalnız olmak istiyorum. Daha iyisi, siz beni tümden unutun! Kimseye sormayın, aramayın beni. Gerektiği zaman ben kendim gelirim.

19 Kasım 2007 Pazartesi


“ Hiçbir şeyi dışından değiştiremezsin. Uzakta durmakla, olanları tepeden seyretmekle , genel hatlarını almakla sadece deseni görürsün. Yanlış olanı, eksik olanı. Tamir etmek istersin. Ama yamayamazsın. İçinde olman gerek, onu dokuman. Dokumanın bir parçası olman gerek.”

Suskunlar


Senin buraya gelmenin sebebi bizim ''Gel'' dememiz değil, ayrıca onların sana ''Git'' demeleri.Hiç kimseye kötüdür deme.Aslında onlar bilmeden iyilik eden insanlardır.

17 Kasım 2007 Cumartesi


doktor kontrolünde terkediyorum seni!

çiğnediğim jilettin çünkü

ciddiyetini kaybeden alkoldün

burda kötü tesadüftü dudaklarının zihniyeti

harcadığım hayattın

.........

artık ticarete atılabilir ruhun
doktor kontrolünde terk ediyorum seni....

16 Kasım 2007 Cuma

iki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması
neyi değiştirir
son istasyonun

1 Kasım 2007 Perşembe

Fena Halde Leman......Atilla Dayı....


"... dinle böcegim, uzun bir seyahate cıkacagim, hareketimden evvel bazı seyleri söylemek arzusundayım. Yoklugum fazla uzayabılır, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek saptarsin ki: Hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; Ask dedigimiz, ya vahim bir yanlıs anlasılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı; iki kisinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıstıgından, sukut-u hayaller eksik olmaz! Sen dedigime kulak ver, kendimizden baskasını sevemiyoruz; sevdigimiz, sahsiyetimizin dıslastırılmıs, bir baskasının üzerinde somutlastırılmıs hayali; o baskası da kendisini ucuncu bir sahıs üzerinde dıslastırır, somutlastırır: Arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdigimizle sandıgımız farklı! muvaffak bir cift, yalnızlıga tahammülü yuksek iki insan manasını taşır: cift demek, yan yana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamis, kesismesi bile zor! Onun icin böyle bir hayatı, icine girip kurbanı olmadan yasayacaksın, yani uzaktan. uzaktan, soyut, hemen hemen yok bir sahsi sevmekten guzelini tasavvur edemiyorum. Yakinda olmayan sevgili tahayyulde yasatılır, hayalde yasatmak az evvel acıkladıgım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; Yaninda bulunmayacagından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: Sevdigini, hayalinde degistirdikce, kendine benzettikce daha cok seversin, boylece denge korunmus olur. Sevmek! sevmek esasinda alıp basını gitmektir, sevgiliden uzaklasan mutlak aska yaklasir, sevdigini gönlünde kendi bildigince yeniden yaratarak..."

31 Ekim 2007 Çarşamba

İnsan bunları neden görür ?


......bazı küçük aksaklıklar......duşun tepenizden akmaması,sıcak suyun tam yıkanırken soğuması,mutfakta evyenin sık sık tıkanması,hamamböceklerinin alışkın hareketlerle bütün odalarda dolaşması gibi küçük ayrıntılar....

İnsan bunları neden görür?Daha doğrusu neden bunlara takılır aklı.?Basit.....demek yürümeyen bişeyler var.Evet...ama yürümeyen şey nerede?Eşyada mı?Yoksa ...Turgut henüz düşünemiyordu.Yalnız bir huzursuzluk ,huzursuzluk bile değil ,insanı bazı şeyleri yapmaya ve bazılarını yapmamaya,farkettirmeden iten ve davranışlarında ,eski alışkanlıklarına yabancı gelen küçük değişiklikler...eve dönerken acele etmek için bir ihtiyaç duymuyordu içinde.Bazı eski alışkanlıkları ,unuttuğu hareketler yokluyordu onu.Kitapçı vitrinlerinin önünde biraz fazla kalıyordu.,duraklara en kısa yoldan çıkmıyordu;duraktaki insanlardan daha hesaplı davranıp dolmuşa önce o binmiyordu; bu beceriklilik ,kendisini üstün saymasında oldukça önemli bir noktaydı oysa.Hafızasında da bazı boşluklar oluyordu.Kendini birden bire elinde anahtarla kapının önünde buluyordu....

30 Ekim 2007 Salı

Şimdi yeni bi sevda mı olur ,kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı ?



Birazdan kudurur deniz
Birazdan dalgaların sırtından
Üst üste fışkıran rüzgarlar
Bir intikam gibi saldırınca üstüne.
Yüzüne şarkılar çarpar, yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın
Sen artık, sen artık buralarda duramazsın.
"Artık sazın bağrı mı olur
Kimsenin bilmediği bir ağrı mı
Gider kendine gömülürsün
Yoksa bu şehir bu sokaklar
Seni alır kullanır seni alır kullanır
Santim santim çürürsün.
"Bazen bir uçurum kalır
Bazen de martıların ardından
Velvele koparan bir leş kalır
Bir intihar gibi puşt olunca sevdalar.
Sırtını duvara yaslar, sırtını ağaca yaslar susarsın
Sen artık hiçbir sözü, hiçbir sözü kaldıramazsın.
"Şimdi bir yeni sevda mı olur
Kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
Tutar sıfırdan başlarsın
Yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
Seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
Dirhem dirhem azalırsın."

28 Ekim 2007 Pazar

Özür dilerim.....

İnsan duracağı yeri bilebilir mi yoksa hırsın durağı yok mudur?Bilmiyorum ama gözümüzü kapatınca öylesine hızlı yol alıyoruz ki tekrar açtığımızda epey ilerlemiş olduğumuzu anlıyoruz, ama kapalı gözlere yön yok bu dünyada.. Bazen öyle yerlere çıkıyoruz ki, dön dönebilirsen..
"Özür dilerim, sizi tanıyamadım, çok değiştim"

Neylersin

Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş
Şehir yenilmiş neylersin
Açlıktır başlamış
Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık da bastırmış
Sevişmezsin de neylersin

27 Ekim 2007 Cumartesi

Tükenmeyin siz ey aşkın gözyaşları.....


Demek aşk yalnızca bir ortam ya da bir uyum sorunuydu.Bunun için Türk Filmlerindeki analar , babalar haklıydılar.Aşk acısı bir kaç ay bilemedin bir kaç yıl sürer sonra biterdi.Bu da geçerdi, her şey geçerdi.Hele şimdi hele şimdi artık iyice tedavülden kalktı aşk .Büyük aşklar , soylu duygular , onulmaz yıkımlar yalnızca şarkılarda yaşanıyor.Bulunduğun ile , çalıştığın ortama ,arkadaş çevrene ,kuşatılmış değerlere ,sınırlanmış yaşamlara bağlı.Bütün bunlara göre birini seçmek ve onunla yaşamaktan ibaret kaldı aşk.Artık hiç kimse aşk için dağ aşmıyor,ırmaklar geçmiyor, diyar diyar gezmiyor.Mecnun bütün çölleri tüketmiş ,kimseye çöl kalmamış yeryüzünde .Kurumuş vahalarda seraplar bitmiş .O olmazsa öteki , o olmazsa bu , o olmazsa şu ......Fark etmez...Fark etmez.İlle de o .Yalnızca o .Sonsuza dek o .O.O.O.O.O diyen kalmadı.......

26 Ekim 2007 Cuma

Uçurtma Bayramları


Bir rüya bir ümide yaslanıp yaralandık
Tutunduk sevgilere düşe kalka
Hep yol aldık
Yenilme gel yenilme
Belki de aldatıldık
Belki dünya hiç dönmüyor
İmkansız yanıldılar
Ölüm yok ölünmüyor
İmkansız ah imkansız
Gel uçurtma bayramları var
Haydi sevin de gel
Ölümsüz özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver
Haydi koş haydi gel
Bir avuç sevinç al annenden
Bana da biraz ver
Öylesine öylesine yalnızız ki
Şu koskocaman şehir ve biz bak ne olur
Bari sen gel

Korkuyu Beklerken

Sıra bana gelince bütün işler neden böyle uzuyordu? İşte sıram gelmişti:Kimseye gönderilmesi mümkün olmayan bir mektup masamın üzerine konulmuştu.Ve ölü diller uzmanı arkadaşım bir türlü dersten çıkmıyordu.

Zaman.....


"Birbirimizin üzerine titrememiz gerekirken ne kadar kötü kullandık ilişkilerimizi değil mi?dedim.Teyzeni anımsadım birden Kristal kahkahaları yeniden çınladı kulağımda:insanların seslerini anımsamak en zorudur."İlişkinizi eskitmeyi bilin çocuklar derdi.Yıpratmayın sakın ,eskitin yalnızca.Kimi insanlar vardır ilişkilerini de herşeyleri gibi çabuk yıpratırlar.Herşeyi hemen tüketen insanlardır bunlar.Hızlarında öldürücü tüketici bir yan vardır.Çabuk çabuk yemek yer gibi yaşarlar her şeyi.Sanki her şeyin bir an önce sonuna gelmek için yaşarlar.O hızda hiçbir şeyin içlerine işlemesine izin vermezler.Hızın rüzgarını sersemleticiliğini yoğunluk ya da heyecan sanırlar.Yavaşlığı keşfetmemiş insanlardır bunlar.Kimi insanlarsa ilişkilerini eskitmeyi bilirler.Güzel eskitmeyi.Hala kullanılabilir kılmayı.Bilikte eskimenin de ayrı bir keyfi ,ayrı bir tadı vardır inanın.İkinci yılın sonuna kalmadan boşananların bilemeyeceği bir duygudur bu.ZAMANI BİRBİRİNİZİN YÜZÜNDE SEVERSENİZ,ARANIZDAKİ ZAMAN SİZİ BİRBİRİNİZE DÜŞMAN ETMEZ.

Herkesin inandığı birşey vardır !




"Kapının önünde durup düsündüm. Dedim, Bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü, bu sefer de gecersen bir daha da geri dönemezsin, iyi düsün, dedim. Düsündüm, düsündüm... ama olmadı, dönemedim.Sonra, bak oglum dedim kendi kendime, yolu yok cekeceksin, isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle.Yol belli, eg basını, usul usul yürü simdi."

27 Eylül 2007 Perşembe

Açılmamış paketler....


''Açılmamış paketler.''

Birdenbire düşündüm ki ilişkilerimizin tarihinde ne kadar çok açılmamış paket var.Ne çok kırgınlık ,küskünlük ,alınganlık saklı kalmış ; ne çok şey askıya alınmış ertelenmiş ;zamanın tavsattığı şeyler , zamanın çözdüğü şeyler sanılmış.Biz bir avuç insan bunca sözcük ,terim ,kavram bilirken daha birbirimizle konuşmayı beceremiyorduk.Kimse kimseyle konuşmuyordu aslında.Sahiden konuşmuyordu.Kırgınlıklarını,alınganlıklarını ,öfkelerini konuşmuyordu.Durum kurtarılıyordu,geçiştiriliyordu,erteleniyordu,üzerinde durulmuyordu,gülümseniyordu.Uzaklara doğru ve zamana gülümseniyordu.Esprilerin,ince uçlu şakaların ve sitemlerin arasında kaybolup gidiyordu sahiciliğin derin dertleri .Bir çok gizli sorun ,saklı söz açılmamış paketler olarak ortada dururken görmezden geliniyor,cami avlusuna terk edilir gibi zamana bırakılıyordu.Paketler ordan oraya yer değiştirip ,sürünüp duruyor,dipte duran sorunlar ise hiç değişmiyor,hatta zamanın ekledikleriyle giderek bombalı paketler haline gelerek ,günün birinde sıradan bir tartışmada yada çabucak onarılabilecek bir kırgınlıkta,taraflardan birinin ayağının takıldığında onca yılı birden havaya uçuruyordu.Geri dönüşsüz derin yaralanmalarla ,dostluklar ,arkadaşlıklar bitiyor,anılar kirleniyor,yaşanmış her şeyin derin bir kederle anımsanmasına yol açacak kadar öldürülmüş bir maziye gömülüyordu.Gelinmiş bir yer olarak , sahici yol ayrımlarında yaşanan ayrılıkların yanı sıra ,ayrılığı hiç haketmemiş nice dostluk ,nice beraberlik , bu çeşit acemi hoyrat kullanımlar sonucu layık olmadıkları bir biçimde sona eriyordu.Bir yaştan sonra derin ve sağlam dostluklar kurulamıyor,eskilerde elde tutulamayacak kadar hırpalanıp gidiyordu.Yalnızlık asıl anlamına o zaman kavuşuyordu işte.

Galiba bizler birbirimize merhametimizi yitirmiştik.

Mahrem


"Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar?"

26 Eylül 2007 Çarşamba

Ve tabii Uçurtmaları söyleyecektik hep bir ağızdan....




Ölümünü izleyen günler tuhaftır ağlayamıyordum.İçim katılmıştı.Bilirsin kolay ağlayamam ben .Ağladığım sayılıdır.Senin gözündeki günahlarımdan biriydu bu.Acım içime kapanır, içime akar,kalbimin kayalıklarında bir yerde kaybolur gider.Önceleri gözyaşlarımı sakladığımı sanıyordun, oysa gözyaşlarım bende bile saklanmıştı.

Koyu bir kahve koydum fincanıma.''Yahu biz kahve yokken ne içerdik eskiden'' Sesinde havaya dağılan buğu alnımı kamaştırıyor.Yüzünden çok sesini hatırlıyorum neredeyse .Nasıl bir kulak dolgunluğuymuşsun benim için meğer.Ölüm kulağımı tıkayamıyor.Oldukça eski az rastlanan yanlış hatırlamıyorsam Fransız demiştin, çift kulplu bu fincanlardan bir kendine birde bana almıştın Çukurcumadaki eskicilerden.Kendininki daha sonra çatlamış ,fincandan vazgeçemediğin içinde ,içine süs bitkisi dikerek pencere önüne koymuştun.Eşyaya hürmetin vardı.Senin eskicileri dolaşmanı içim boğularak izlerdim.Çocukluğumun loş ,tenha odalarının kapıları sisli bir aydınlıkla aralanır,keskin bir küf kokusuyla birlikte mal mülk düşkünü babaannemin ,halalarımın evleri canlanırdı gözlerimin önünde.İçim daralır, başımı çevirir,dışarıyla ilgilenirdim sen hiç üşenmeden mıncık mıncık eskici gezerken .Senin geçmişin tozlu ,dediğin şeylere başımı çeviriyor oluşumu , kayıtsızlığıma ,estetik yoksunluğuma ve benzeri şeylere yorardın.Benim reddettiğim mirasın kalıntılarını bu izbe dükkan köşelerinde eşeliyor olmanı yüzlemek istemiyor ,aramızda gergin bir yay , ya da derin bir uçurum gibi duran o sınıf duvarını saydamlaştıracak her tür sessizliği kullanıyordum.Dolayısıyla orta halli bir memur çocuğu olarak hiçbir zaman sahip olamadığın geçmişten sahte bir mazi inşa etmene imkan tanıyan bu döküntü dükkanlarını seninle birlikte gezerken hiç ses çıkarmamaya özen gösteriyordum.Fakat heyecanla gösterdiğinde o fincanlar benimde hoşuma gitmiş ,aramızdaki bu sessiz çelişkiyi barıştırmıştı.Sendekinin aynını daha sonra bende görenler şaşırıyor ,ikimiz arasında görünmez bir bağın , ortak bir özelliğin ,düpedüz bir yazarlık gizinin arkeolojik kazılarda ele geçirilmiş bir buluntusu gibi bakıyorlardı o masum fincanlara.Sonradan aramış ama bulamamışlar o çift kulplu içi işlemeli hadi artık Fransız diyelim yazar fincanlarından.Senin morgdan alırken buzhane çekmecesinden çıkan katılmış bedenine bakarken ağlamaya zorlamıştım kendimi.Senin matemini eksik tutuyordum.Sen böyle olsun istemezdin.''Gözyaşlarını duyarlığın tek ölçüsü kabul ediyorsun niye'' diye sormuştum bir keresinde .İfade edişin farklı yolları yokmudur? Gusulhanede hortumla su sıkılıyordu donmuş bedenine, pamuk tıkılıyordu.Bir köşede durmuş ,ellerimi bağlamış sonuna dek izliyordum seni.Yolu uzatıyordum.Mezarına kadar inmiş yerleştirilmene yardım etmiştim.Vasiyetin cesedinin yakılması ve küllerinin çocukluğunun unutulmaz kaneti Karlıova' ya götürülmesiydi.Bodur otları ,fundalıkları geçip , patika yollardan tepedeki büyük düzlüğe çıkacaktık bir günbatımı vakti ,yüzlerce uçurtma gökyüzünde salınırken ,küllerini rüzgara verecektik.Çocukluğun el sallayacaktı bize uzaktan.Tıpkı bestelenip şarkı olduktan sonra herkesin dilinde dolaşan o unutulmaz şiirin Uçurtmalarda olduğu gibi .Ve tabii Uçurtmaları söyleyecektik hep bir ağızdan .Oysa şimdi ayağım kaymasın diye bana uzanan ele tutunup mezarından çıkıyordum, geride seni bir un çuvalı gibi bırakıp.Aşağıda bıraktığım çukurda beyaz bir kefen içinde sen yatıyordun ve bizler üzerine toprak atıyorduk.Ne dirilerimizin ütopyalarına , ne de ölülerimizin vasiyetine yüreğimiz yoktu.Cesaretimiz de.Halimiz mecalimizde.Sürüklenip gidiyorduk işte.Şimdilerde dünyalılardan umudu kestik.Artık şu uzaylılar gelsede birşeyler sahiden değişse diye bekleşiyoruz.
Cenaze namazı sırasında imamın ''Merhumu nasıl bilirdiniz'' sorusunu cemaat yanıtlarken en çok gözgöze gelmek istediğim insan gene sendin.Bu soruyu yıllardır herkes yanıtlamıştı.Büyük odaklar sandıkları kültür sanat dergilerinin daha yazarken sararan sayfalarında , büyük iktidar sandıkları ödül jürilerinde , akşam üzeri barlarında , sanatevlerinde :Merhumu nasıl bilirdiniz?
Bir hafta sonraydı.
Editörün yolladığı dosya kapağı bile açılmadan öylece duruyırdu masamın üzerinde .El sürememiştim.Kapağı kaldırdığımda odaya doluşacak şeyleri karşılayacak gücüm yoktu.Masanın üzerinde öyle usul durdukça yalnızca bir borçtu, odaya dağıldığındaysa ansızın bir yük ,katlanılması güç bir ağırlık olmasından korkuyordum.Dosyanın üzerinde iri harfler ve özenli yazın:Kaf Dağının Önü .Masallar.

Kalkıp bir kahve daha içtim.Yıkamaya üşendiğimden üst üste üç dört kez aynı fincanı kullanırdım.Bu kez yıkayayım şunu dedim, çok yapışmış.Musluktan gelen basınçlı su , elimden kaptığı gibi lavabonun zemininde paramparça etti fincanımı .Benimkide kırılmıştı şimdi.Başkalarının yüklediği anlamıyla aramızdaki son bağda kopmuştu.
İşte o zaman , ancak o zaman , akşamüzerinin o en koyu saatinde , bana armağan ettiğin o çift kulplu fincan paramparça olduğunda birdenbire bağıra bağıra ağlamaya başladım.Eşyanın tarif gücü gözlerimdeki buzdağının çözmüş almıştı benden .Eşya öcünü almıştı.Yıllardır bütün ağlayamadıklarım kadar ağladım.Yıkanır gibi ağladım.

Artık öldüğünü kabul etmenin zamanı gelmişti.


İşte bu kolaylık beni çıldırtıyor....


Merdivenleri koşarak çıktı. Odaya hızla daldı. "Siz de hep bulunuyorsunuz albayım.İşte bu kolaylık beni çıldırtıyor." Hüsamettin Bey başını kaldırdı: "Artık sana şaşmıyorum. Gene ne istiyorsun?" "Yalnız başını ve sonunu hatırlıyorum albayım. Arada ne yapıyorum acaba?" "Dur," dedi albay. "Biraz nefes al" Duramam albayım. Beni kimse durduramaz. Bilge bile. "Anlaşıldı," dedi Hüsamettin Bey. "Mesele nedir?" "Neden tedirgin oluyor beni görünce albayım? Ne yaptım acaba? Babası içerdeyken ona sarıldım diye mi kızdı? Allah kahretsin! Kendimi tutamıyordum. Kolay zaferden başım dönmüştü. Tam formundaydım albayım. Şimdi de formundayım. Biraz koşalım, ısınalım albayım. Günlük beden hareketlerimizi yapalım." Odanın içinde koşmağa başladı. "Dur oğlum Hikmet, kendine gel," "Geliyorum albayım, koşarak geliyorum. Şimdi de beden hareketlerimizi yapalım:

Selim.....

İlk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. Oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. Bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır. Birlikte yapılan her yeni hareket de, istenmediği halde bu büyüyü geri getirir: insana yeni bir fırsat verir."

Bende kendim gibi olmak istiyorum.....

"Çünkü yüzde yüz saf olan bir şey kendinin aynıdır. Ben de kendim gibi olmak istiyorum."

Durum bir kere sağlığa aykırı oldumu......


Durum bir kere sağlığa aykırı oldu mu öyle sürüp gitmeli oğlum Turgut. İçki de çok içilmeli, sigara da. Havasız da kalınmalı, dumandan boğulmalı insan. Adilik de artmalı, insan gittikçe bayağılaşmalı. Ahlaksızlık da artmalı, hem de aşağılık bir ahlaksızlık. Çirkinlik de artmalı."

25 Eylül 2007 Salı

Sizi onlarla gördükçe daha çok üzülüyorum ,beni kırmayın olmaz mı?

(...) çok güzel kızlar varmış ve Kant'ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? Onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? Kant'ın kendisini isterler, hem de güzel bir Kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi? Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: Bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim, kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz, ben yaşlanıyorum, siz hep genç kalıyorsunuz, yıllardır vapura binerim, yıllardır geniş caddelerde karşıdan karşıya geçerim, yıllardır yollarda yürürüm, gördüğüm kadarıyla siz hep gençsiniz, hep güzelsiniz, yirmi yaşında kalıyorsunuz her zaman, bir bayrak yarışında olduğu gibi gençliği birbirinize devrederek ilerliyorsunuz, ben benzetme için özür dilerim, sizi yerinizden oynatacak kadar heyecanlı bir benzetme yapmayı ne kadar isterdim, bizi iyi yetiştirmediler, hep ukalalık öğrettiler, öğretenleri bir elime geçirebilsem, sizin yanınızdaki delikanlılar da yaşlanmıyor, ne garip ne karışık bir düzen bu, bazen yanınızda yaşlıları da görüyorum, sakın paraya kıymet vermeyin olur mu? Sizi onlarla gördükçe daha çok üzülüyorum, beni kırmayın olmaz mı? (...)

21 Eylül 2007 Cuma

Elif Şafak


"İnsan bazen bir haritaya ihtiyaç duyar.Hiç görmediği ya da hep gittiği bir yerin haritasına değil; bir daha asla gidemeyeceği bir yerin haritasına. Geçmişi bir rüya olmaktan çıkartıp oranın hep var olduğuna ve geleceği ümitsizlikten kurtarıp oranın hep öyle kalacağına inandıracak bir haritaya. İnsan bazen sevgilisinin haritasını çıkarmaya ihtiyaç duyar. Terk edilmenin acısını unutturup, acısını çoğaltacak bir haritaya."

"Kadın inci gibidir. Bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. Fakat bir kez günışığını gördü mü çabucak unutur geçmişini. Geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. Kendi bile."

19 Eylül 2007 Çarşamba

Delilik



"Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek,Delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek
Neyi keşfedeğini bilmediği gibi kaşifYaptığı keşiften memnun kalmaması da pekala mümkündür"

Aşık Olmak....

"Bir insana aşık olmak onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmek ise eğer, öncelikle yüzler arasında bir tek yüze aşık oluruz; sonra da aynı yüzün içindeki pek çok yüzü keşfetmeye başlarız ürpertiyle. Keşfettiğimiz her yeni yüzle, ilk gördüğümüz yüzden biraz daha uzaklaşırız. Sevdiğimiz kişinin yüzünün çoğulluğu, belirsizliği, silinebilirliği içten içe huzursuz eder bizi. Bu yüzden olsa gerek,onlar derin uykudayken uzun uzun seyrederiz sevdiklerimizin yüzlerini. Ruhlarının yedi kat derinliğine açılan kapıların orada bir yerde saklı olduğunu içten içe sezinlediğimiz için...Gün boyu bizden sakladıkları yüzlerini görmek, gördüklerimizin sırrına erebilmek için..."

Gidip mutlaka sevdiklerine çarpar....

"Sarhoşların araba sürmeleri sakıncalıdır. Bunu herkes teslim eder. Ne var ki, sarhoşların telefonu kullanmaları, araba kullanmalarından çok daha ölümcül sonuçlar doğurabildiği halde bu konuda hiçbir düzenleme mevcut değildir. Sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: Aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç... Ne bir kasıt vardır bu kazalarda, ne de bir amaç.Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar."

12 Eylül 2007 Çarşamba


Daha,

Sorulur mu hiç kader, daha

Biçtiğin yarın nedir merakla beklerim

Daha,

Yorulur muyum sanıyorsun

Geçtiğim o üç beş aşk ile biraz acı

Daha,

Çok olmalı

Yok olmalı

Yeter mi bu acı, ah bu acı

Daha,yetmiyorsun,yetmiyor,daha

Yenik düşer diye, bekleme boş yere

Daha,

Vazgeçermiyim sanıyorsun

Geçtiğim harabeler hala ayaktalar

Daha,

Çok olmalı

Yok olmalı

Yeter mi bu acı, ah bu acı

1980




... sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevdiğim, incitir beni
yokluğun ah yol yol olsa uzasa, unutmam seni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevdiğim, incitir beni
akşam vakti, sardı yine hüzünler
kalbim yangın yeri, gel kurtar beni senden
akşam vakti, dolaştım sokaklarda
yırtık bir afiş, seni gördüm duvarda
sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni
yokluğun ah yol yol olsa uzasa, unutmam seni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevdiğim, incitir beni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevdiğim, incitir beni ...


Ezginin Günlüğü

Durmadan yalnızsınız....


Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık/
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine/
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi/
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız/
Bir yankı: durmadan yalnızsınız/
Durmadan yalnızsınız

16 Ağustos 2007 Perşembe

Sevmek


Kendimizde beslediğimiz, kendimizde büyüttüğümüz, kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek. O hep bizdedir, bizledir, usul usul biriktiririz onu, içimizde yığılı durur. Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize. Sevmek, kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız bir büyü..."

Yaman iş kovalar Turgut Özben....

Yataktan kalktı, temiz bir gömlek giydi. Gömleğin hafif serin ve ince teması hoşuna gitti. Küçük şeylerden memnun olmasını bilmelisin. Küçük sevinçler, büyük atılışlara yardım eder. Cenab Şahâbeddin olsaydı bu sözü kaçırmazdı. Bana yazık oluyor. Çorap da temiz olmalı; dünkü düğümün buruşturduğu kravat da değişmeli. Yamaniş kovalar Turgut Özben....

Selim'in günlüğünden ....

Hastaneden dönerken Günseli'ye uğradım. Beni görünce sarardı. Onbeş gündür sakalımı kesmiyordum. Saçlarım da uzamış. İsa'ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. Birden kapısını çalıvermiştim işte. Onu sevdiğimi sanıyorum. Heyecanlanıyorum Günseli'yi görünce. Ona durmadan Günseli demeyi seviyorum. Günseli, Günseli. Korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında...

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Hayatın Acıları Üzerine


Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime, "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum. Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "Yine ne var?" İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir. Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün. İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

Düşünme odası.....


Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum.Önce eşya engel oluyor ,sonra şartlar ; kalorifer , hizmetçi , çocuk odası .Düşünmek için kendime bir daire tutsam .İçinde düşünmeye engel olacak eşyalardan hiç biri bulunmayan küçük bir daire.Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum...Odalardan hiçbirinin özel bir adı yok;hepsi sadece oda.Bir odada , sandalyanin üstünde düşünme elbiselerim duruyor.Üstümdekileri çıkarıp hemen bir dolaba kaldırıyorum ve dolabın kapağını hemen kapatıyorum.Ne dolabı olduğu belli değil ; dolap işte , herşey konulabilir içine.Her şey düşünmeyle ilgisine göre adlandırılıyor;herşey düşünmeye yaradığı oranda önemli.Orada ne düşüneceğim.Kim bilir? Oraya gitmeden belli olmaz...

12 Ağustos 2007 Pazar

Zaman herşeyi hallediyor....


Peki, nasıl kötü oluyorum? Zamanla. Doğru. Zaman her şeyi hallediyor değil mi albayım?" Durdu, düşünceye daldı. "Ne korkunç değil mi albayım? Evet, her şeyi zaman bu duruma getirdi. Aslında zamandan korkuyordum; günlerin birbirine benzemesini bu yüzden istiyordum. Bu nedenle yaşamıyordum, değişiklik istemiyordum. Beni zaman mahvetti albayım. Zamanla buluyor insan formunu. Her şey zamana bağlı: Yetmiş beş yetmiş altı yetmiş yedi derken insan ölüyor. Zaman her şeyi hallediyor değil mi? Her sözün hesabını sordum ondan, hiç bir sözün hesabını vermedim. Çünkü ben canavardım albayım, insan etine susamıştım. Çiğ et yemek istiyordum. İşte sana çiğ et: Midene oturdu. Fakat ben, gerçekten yanaydım; bu nedenle midem bozuluncaya kadar devam ettim. Onun gibi kendimi korumadım. Şimdi de beden hareketlerimi yapıyorum, karın adelelerimi kuvvetlendiriyorum. Gelecek sefer herkesi çiğnemeden yutacagim. Çünkü taş gibi sertleşti midem. Geriye doğru dönelim, karın adelelerini görelim: Bir iki uç dört. İşin başına dönelim. Beni istemedi, yeter artık dedi. Fakat onu ben kovdum. Çünkü askerlikten bilirsiniz ki, en iyi savunma saldırıdır. Ben yamyamım albayım: Çiğ etten -insan etinden- midesi bozulan bir yamyam. Acıklı bir yamyam degil mi? İşte benim dramım albayım! Zaman her şeyi bozuyor albayım. Ona kendimi göstermek istedim ve sonra da acıklı görüntümü örtmek için meseleyi gürültüye getirmeğe çalıştım. Fakat hatırlamıyorum albayım, Allah kahretsin hatırlamıyorum.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Selim böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı;

Sürekli akan çeşmenin yanına geldi.Selim böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar .Oysa bazı insanlar vardı en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantalonlarını kirletmeden çıkarlar.Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric.Selim nereye tutunacağını bilemezdi.Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken , öbür elini suya uzatır ; dengesini bulamaz bir türlü .Ayakları çamura batar , dudakları suya yetişmez .Islanırız kururuz ; ne yapalım ?

Ben nereye gideceğimi bilemiyorum mesela....


Bu kadar insan nasıl oluyorda aynı yere gitmek üzere anlaşıp biraraya geliyorlar, yola çıkıyorlar? Ne çabuk karar veriyorlar ?Bizim karar vermemiz ne kadar uzun sürdü oysa .Bir iki kişi olsa neyse ; yüzlerce binlerce kişi nasıl şaşırmadan doğru otobüslere binip istedikleri yere gidiyorlar? Neden oraya değilde şuraya gidiyorlar?Anlaşılmaz bir düzen bu .Ben nereye gideceğimi bilemiyorum mesela.....

Peki neden ben kimseyi görmüyorum...


Onu Günseli'yle görmüşlerdi.Belki Aysel'le de görmüşlerdi.Onu görüyorlardı.Hiç bir şey yapmadan aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu.Sonra alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı.Nasıl görüyorlardı acaba ?Sizi gördük diyorlardı .Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardı. Önce erkek gördüklerini anlatıyordu; sonra başkalarının görüp ona söylediklerini anlatıyordu, en sonunda da başkalrının dahabaşkalarından duyduklarını anlatıyordu.Sonra kadın başlıyordu; ona gelenlerin gördüklerini anlatıyordu.Anlatma bitince yoruma geçiyorlardı.Birbirlerine gördün mü diyorlardı.GÖRDÜN MÜ? Peki neden ben kimseyi görmüyorum?Görmesini bilmek gerek; bakarak dolaşmalı .Parmağını havada sallayarak görürsünüz dedi hepsine ....Hepiniz görürsünüz .Ben size gösteririm.Yıllarca konuşur durursunuz artık .Rahat koltuğundan kalktı ; rahatsız olmuştu.Düşünene bu koltukların bir faydası yok.Bir sandalyeye oturdu.

3 Ağustos 2007 Cuma

Tutunamamanın acısını dindirmek için....

Herkes sussun , ışıklar söndürülsün .Yalnız sahne aydınlatılsın.Başrollere kalbim çıksın.Orda Selim yatıyor.Merhum Numan Beyin ve yaşayan Müzeyyen Hanımın oğlu , genç yaşında amansızca tutulduğu zamansız bir hastalığın tesiri ve karanlık hayallerinin esiri , dalından zamansız koparılmış bir yaprak olarak bir inşaat çavuşundan aldığı altıpatlarlı bir tabancanın kurşunu ,bu modası geçmiş eski zaman kuşunu onu yalnız bırakanların kulaklarında yansımalar yaparak ve iki el tırak tırak söndürürken hayatını ,bu elemli yaşayışın bütün safahatını ,pazar gününden itibaren altıncı sayfamızda ,ilave renkli resimli nüshamızda,kalemini kalbine batırarak yazdığı satırları ve özel muhabirimizin ilgili makalesi ve buzdolabı ve çamaşır makinesi kazanmak için altı tefrikayı kesip toplarsanız ,kurayı kazanınca birinci sayfada basılacak adınız ve gazetenin geri kalanıyla maçlarda başınıza şemsisiper yaparsınız resmin olduğu kısmı yırtmayın yalnız ;mahallenin göze çarpmayan delisi ve şimdi karşımda oturan Günseli'nin sevgilisi ve yazamadığı romanların yazarı, pazarı pazartesiye bağlayan gece vefat ederek kederli ailesini ve ona ümit bağlayanların cümlesini ,bu arada denizde , havada ve karada , her zaman ve her yerde en karanlık meyhanelerde, tutunamamanın acısını dindirmek için mağrurları biraz daha aşağıya -çok değil- indirmek için tutunamayanları ve tutunamadığı halde çırpınanları kederlere boğarak , söylendiğine göre öldükten sonra bir daha doğarak yalın ayak ve başı kabak , iyilere mükafat ve kötülere mücazat dağıtacak sultan , dünyayı fenadan , dünyayı bekaya göç etmiş , nu dünyadan öbür dünyaya apar topar gitmiştir;yüksek sesle ağlanmaması ,sigara içilmemesi ve yerlere tükürülmemesi rica olunur; cenazede bulunacaksanız haberiniz olsun : saat onikide cenaze namazı kılınır ; duada fazla gürültü edilmemesi , altı yaşından küçük çocukların getirilmemesi , işiniz varsa zahmet edilip mezarlığa kadar gelinmemesi rica olunur; camiden çıkanlar arasında merhumu tanımadan şahadet edecek bir kaç kişi elbette bulunur; intihar edenlere tören yapılmaz , böyle intikamcı Tanrı'ya tapılmaz .Kederli arkadaşları adına ;Turgut Özben....

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Nasıl bu duruma geldik Selim.....

Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için, dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. Dikkat et midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç konuşmadan. Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak. Her gün durmadan koşulacak, akşama kadar; sonunda epsilon kadar küçük bir fayda temin edilecek. Bir epsilon, iki epsilon... razıyım. Esir Selim esir. British Musuem'a gidilecek. Marx gibi çalışılacak... istersen sakal da bırakırım. Kataloglar içinde kaybolacaksın Turgut, de. Bir dene bakalım. C/17760 8.P 158 6c CD lit Vic-ne. 1949 mus. o. 96. Hemen arar bulurdum. Hidrolik çalışmak gerekiyor, hem de ezberlemek yok; anlayarak, desen itiraz edersem o zaman söyle. Batı ve Güney Anadolu Hitit, İyon ve Mikene medeniyeti kalıntılarını görmenin bir yararı olacak mesela. Arabayı alınca hemen toplarım çoluğu çocuğu. Çoluk çocuk mu, hayır, hayır Selim. Bir an için oldu o duraklama. Bir yolunu bulurum. Sen düşünme orasını. Selim, ne kuvvetliyim göreceksin. Ellerinin bütün gücüyle koltuğun kenarlarını sıkmakta olduğunu hissetti. Endişeli bir bakışla Müzeyyen Hanıma ve Burhan'a çevirdi gözlerini. Ona bakmadan, alçak sesle konuşuyorlardı. Hepimiz suçluyuz Selim. Alçak sesle konuşmalıyız. Fakat ben bir yolunu bulup yükselteceğim sesimi...

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Bedava olmasanda....

Gülümsedi: Delileri de affederler mi acaba?


''Kendini deli zannedenleri affederler belki '' dedi Hüsamettin Bey.''Başkalarına zararı dokunan delileri de affederler mi? ''Genel bir afsa , onları da suçsuz saymaları gerekir.Bencillik yüzünden başkalarına bilmeden eziyet edenleri''...'' Hepsi , hepsi affedilecek herhalde.Genel affı senin çıkaracağın anlaşılıyor;Sende istediğini yaparsın.''

''Kolay mı albayım?Akıl insanın yakasını bırakıyor mu?Fakat afla birlikte şartları da düzeltmek gerekiyor albayım.Yoksa serbest bırakılanlar ümitsizlikten , yapacak başka bir şey yapmadan yaşanamayacağı için , iyi bir şey yapmasını öğrenemedikleri için ve kötü birşey yapmaktan başka çareleri olmadığı aynı suçu tekrar işlerler.Başka çare yoktur albayım.Genel af , aslında değişik bir işkence yoludur .Yoksa affederler miydi?Dünyada bedava hiçbirşey yoktur albayım''

Var dedi albay....Sen varsın.Ve senden önemlisi oyunların var.Fakat herkesin burnundan getiriyorum.O başka dedi albay .O senin huyun .Bedava olmasanda burnundan getireceksin herkesin.Güldü. Oyuna bende alıştım galiba .Hikmet bağırdı....Onun için gerçek değilsiniz işte .Aman yarabbi .Dünyanın sonu geldi .Yazalım albayım .Başka çaremiz yok....

Size ihtiyacım olduğu için yarattım.....

Şimdiye kadar nasıl oldu da sizin, daha önce kafamda yaşadığım olaylar gibi bir hayalden ibaret olduğunuzu düşünemedim.Oysa her şey ne kadar açıktı.Size ihtiyacım olduğu için yarattım emekli albayı.Ne Sevgi , ne Dumrul ne de Bilge buna dayanırdı.Onları yeniden yaratamazdım; buna izin vermezlerdi.Dul kadın da , siz de karşı koymadınız.İnsanlara ancak hayallerinde karşı konulmaz, ancak rüyalarda olur böyle şeyler.Siz bir rüya kahramanısınız albayım .Beni çok ezdiler horladılar albayım ; onun için bir dul kadına , yani Nurhayat hanıma ihtiyacım vardı.Ha-ha.Nerede görülmüş böyle bir dul kadın?Hemde adı Nurhayat .Oğlu askerde piyes yazıyor.Albay da tarihe meraklı ;benim gibi karısından ayrılmış.İşte böyle bir Hüsamettin Bey yaşına ,başına ve mevkiine bakmadan beni anlıyor....

Hepsi de beni başından attı albayım....


Burada bahsedilenler sadece resmi kayıtlara geçen Hikmetlerdir doktor.

Hüsamettin Bey'' sen de çok oluyorsun'' dedi....

''Fakat albayım ,insan hiç resmi kayıtlara doğru bir şekilde gelebilir mi?
''Seninle birlikte olmaktan yorulan insanlara hak veriyorum '' dedi albay.''HEPSİDE BENİ BAŞINDAN ATTI ALBAYIM'' Suratanı astı, gözlerini kırpıştırarak bir süre tavana baktı.!!''Yoruldum albayım '' dedi.Albay telaşlandı; Bir şeyin yok ya oğlum? Hikmet başını yana çevirdi.İyiyim albayım dedi zayıf bir sesle.Sahi iyi misin? Başımın altına bir yastık verirseniz daha iyi olacağım.Sonra albayın sesini taklit etti.''Bu çocuk ölürkende şaka yapacak''.Kendi sesiyle devam etti.Yapamayacak albayım .Orada şaşıracaksınız işte''

Selim ölmeden önce .....

Selim ölmeden önce , içinde düşüncenin fazla yer tutmadığı bu evde oturuyorlardı.Selim yaşamıyordu artık ve gene aynı evde oturuyorlardı.Bu olayın etkisini eşyada görmek imkansızdı.Ayrıca bu evde Selim'in içine dert olan şeylerde bir değişiklik yapılmamıştı, herşey yerli yerinde duruyordu; değil Selim'in düşünceleri , genel anlamda bir düşünce bile kendine uygun bir yer bulamazdı;küçük odada çocuklar yatıyordu, hemen yanındaki onların yatak odaları vardı; salonda zaten birçok iş birarada görülüyordu; yemek ,yaşamak, çalışmak ve misafir kabul etmek.....Selim ve düşüncelerinin temsil ettiği şey -birşey temsil ediyorlarsa eğer-bu evde birkaç günlük gece yatısına gelmiş bir misafirdi.

Bazı günler konuşmazdı insan....


Nermin perdeleri kapatıyordu.Demek dünyayla ilişkileri kesme vakti gelmiş .'' Bugün ne yaptın canım?'' zamanı yaklaşmıştı demek .Turgut birden günü anlatarak tekrar etmenin getireceği yorgunluğu duydu.Bazı günler konuşamazdı insan......

Okulla babamı uzlaştırmaya imkan yoktu....

Okulda ilk öğrendiğim gerçeklerden biride babamın -sonra peder oldu-beni yanlışlıkla mektep yerine okula gönderdiği oldu.Önümüze alfabe alfabe adında anlaşılmaz bir kitap koydular.Babam onada elifba dedi.Okulla babamı uzlaştırmaya imkan yoktu.

''Bu garip kitapta,bizim kılığımıza pek benzemeyen bir biçimde giydirilmiş çocuklar , boyuna birbirlerine top atıp duruyorlardı.Hangi mahallede oturduklarını bilemediğim bu çocuklar ,kumbaralarında -bizim evde böyle kutu yoktu-para biriktiriyorlardı;babalarıda Ahmet Ağabey kadar genç ve bıyıksız adamlardı bunlar onlara çatana denilen kayıklar alınıyordu.Bir de vatan denen bir şey vardı ki , çok iyi korunması gerekiyordu.Bizler her sabah hep bir ağızdan onu özümüzden çok sevdiğimizi ant denilen bir şey içerek haykırıyorduk.

24 Temmuz 2007 Salı

SEN YİNE ANLAT SELİM

''Hayır sen anlat''.Selim omuzlarını silkti.''Hepsi aynıdır dedim ya''.Turgut içinde ifade edemediği tatlı bir duygunun varlığını duyarak direndi.''HAYIR SEN YİNE ANLAT SELİM.SEN BAŞKA TÜRLÜ SÖYLERSİN.SEN ANLATINCA BEYLİK OLMAZ.''

Durum ümit verici değildi.....

Kitaplığın önünden zorla ayırdı kendini:oyuna gelmeyelim yeniden.Aynı zamanda yatak olabilen kanepeye oturdu ve bir düğmeye basınca içinden sahte ağızlıklara sokulmuş sigaralar çıkan kutudan bir sigara alıp, Alaettin'in lambası biçimindeki biçimindeki çakmakla yaktı.Durum ,ümit verici değildi; yerdeki halı mobilyalara hiç uymuyordu.Düğün hediyesi.Ne yapalım, istediğimiz halıyı alacak paramız yoktu.Sigarasını yaprak biçimi gümüş tablada söndürdü.Karım kızacak.Bu tablalar neden duruyor öyleyse.Bilinmez.Kaya'nın ayrı bir çalışma odası var.Orada ne çalışıyor ?Bilinmez.Ben ne çalışıyorum?Mektubu oluyorsun ya!Öyle ya.Selim'in yazdığı satırlara eğildi yeniden...

19 Temmuz 2007 Perşembe

Nazlı masal kuşlarıdır;ürkütmeyeceksin....

"Şükrü efendi! Bana bir çay getir ‘Evet ne istiyorsunuz?’ Şimdiye kadar söylediklerin dinlenmedi çünkü çay içmemi beklemedin; bu nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. Ne kadar özlü konuşuyor değil mi? Ayrıca, öksürmemin bir yararı dokunmadı: beni genç gördü. İlk sözlerle baştan savmak istiyor. Sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle, ‘Evrakın sizde olduğunu bana söylediler’ gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım ve beni en aşağı iki oda kadar öteye savuracak. Belirsiz başlangıçlardan yararlanmak istiyor. Bu kanlı savaş dışarıdan hiç belli olmuyor değil mi? İşte al sana kesinlik: yazının tarih ve numarası. Yalnız bu başarıyla sarhoş olmamalısın. Evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin. Yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk dakikada onu bunaltmaya gelmez. Kendisini çok çaresiz görürse ümitsiz hareketler yapabilir. Meselâ, ‘Bir dakika!’ der, çıkar odadan: bir daha koydunsa bul. Nazlı masal kuşlarıdır ürkütmeyeceksin. Belki de biraz daha beklemeliydim. Ne dersin?"*

Durbakalımhele....

Babamla öğretmenim arasındaki tartışmalar,kültürle olan ilk temasımın zevkli hatıralarıdır.Benim aracılığımla yapılan ve tartışmacıların pek farkına varmadıkları bu konuşmalar benim için sinsi bir keyifti.İlk gün koşa koşa eve gelmiş ve hemen babama yetiştirmiştim:
'Baba,sen yanlış biliyormuşsun.öğretmenimiz söyledi:biz mektebe değil okula gidiyormuşuz'.

'Babam,okuduğu gazeteden başını kaldırdı,yorgun ve ilgisiz nazarlarla baktı yüzüme: 'Dur bakalım hele' dedi.Babamın ,sonradan daha iyi farkettiğim karakterinin eşsiz bir özetiydi bu cümle: 'Dur bakalım hele'.Hem kendi durur,hem de herkesi durdururdu bu cümleyle.Benim hızımı,annemin hırçın ve telaşlı atılmalarını hep bu amansız cümlesiyle keserdi: 'Dur bakalım hele'.Dünya tefekkür tarihine 'durbakalımhelecilik' geçmezse,babama yapılmış en büyük haksızlık olacaktır bu.Ben de belki biraz bu felsefenin tesiriyle böyle olmuşumdur

Babama Mektup Oğuz Atay


Sevgili babacığım,
Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.
Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş. Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu- “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. Seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. Aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. Ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “Rica ederim Cemil Bey, müsaade buyurun.” Diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “Cemil Bey siz galiba yenisiniz.” Diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?
Bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım: mesela, cenaze törenin nasıl oldu? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı babacığım. Ben ağladım. Okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) Seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana, “Annen böyle isterdi,” dedi. Sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. Buy nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. Artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.
Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.
Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum nede arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (Annem duymasın.) Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. Senin deyiminle ‘tedrici intihar’. Bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. Ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.
İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. Bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. Bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. Buna benzer denemelerim oldu. Ama onlarda senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. Bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892 de doğdun. Ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını filan bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘Fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli, olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum. Neyse, sana dönelim babacığım. Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. Bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. Hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. Bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. Çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin. Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. Bir örnek vermek gerekirse
"Çalkan Karadeniz çalkan
Gemiler açıyor yelken"gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra"Yekte yavrum yektePastırmalar yükte"türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. Ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.
 Şimdi artık öldün babacığım. Sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum. Sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi geliyor bana. senin anlayacağın babacığım, züppe olarak nitelediğin insanların, iç sahteliklerini örtmek amacıyla giriştikleri kibarlık çalışmaları içindeyim sanki. Senin gibi tutarlı olmadığım için çoğu zaman kuşkulara kapılıyorum ve ütüsüz pantolonlarla lekeli gömleklere kısa bir süre için son veriyorum.
Bugün, genellikle seni benden başka hatırlayan yok babacığım. Öldüğün için durumu bilmiyorsun; ama, sana açıkça belirtmek zorundayım ki, çevrendeki kuru kalabalığın büyük bir kısmı daha şimdiden tarihe geçmiş vaziyette babacığım. Okuma kitaplarında senin gibilerin davranışları örnek gösterilmekle birlikte onların adları ve ikimizin de çok iyi bildiği küçük ve karanlık yaşantıları yer alıyor. Sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler, hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak istiyorum. Çünkü hepinizi tanıyan –gerçekten tanıyan- on kişiden dokuzunun, bir seçim yapmak gerekirse, oylarını sana vereceğini ismim gibi biliyorum. Göreceksin babacığım, şu tek başıma yazacağım ansiklopediye bir başlayabilsem her şey düzelecek. Kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede şundan bundan –yani yabancı yazarlardan- makaslama metoduyla birkaç eser veremez miydin yani? Tercümeleri ben yapardım. Annem de sana okurdu. (Hiç olmazsa şunu kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın. Senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem bilirdi.)
Aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. Bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. Bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. Mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “Ben sigara içeceğim,” diyerek beni iterdin. Ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. Sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. Sonra günün birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın. Davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, “Geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. Oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. Sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? Ben de işte öyle olmuştum babacığım: ‘İstediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.
Ben sonra eve döneceğim babacığım. Bazı durumlarda sana oranla biraz aşırı davrandım. Belki de kendime bu dünyada bir yer yapabilmek için, birçok düşüncemi ‘kuvveden fiile’ çıkarmaya çalışıyorum. Aslında sen böyle bir şeyi hiç düşünmedin; bununla birlikte, yeryüzünde senin kadar yer yaptığım da söylenemez. Bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. Biliyorsun, seninle de çok çatışırdım, kapıları filan vurup giderdim. Bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde: bence her zaman bana haksız yere söylenirdin; çalışkan bir öğrenci olduğum halde “Bu çocuk kitap yüzü açmıyor,” diye homurdanırdın, üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin. Bugün, belki de sen artık öldüğün için, bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan,. Bu bakımdan da istemediğim bir yerlere vardım, artık bütün dünyanın suratına çarpıp duruyorum kapıları.
Senin ‘egoist’ olduğunu söylerlerdi; benim için de şimdi buna benzer sözler ediyorlar. Annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden yalnızlığı bilirsin sanıyorum. Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi hissettiğim günlerde çarşı Pazar dolaşarak her malın iyisini almaya çalışıyorum. Gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. Aynaya pek bakmıyorum ama sevmediğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. Birilerine oturmaya gittiğim zaman yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir biçimde içerliyorum herkese; yalnız, senin yaptığın gibi, kötü yemekleri açıkça beğenmezlik edemiyorum. İstiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir şeyi beğenmediğimi. Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. Eski pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü, sözlerime ‘muhatap’ olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda değilim galiba babacığım. Genellikle belirsiz bir isyan halindeyim. Derler ki sen de çocukluğunda eve dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın. Ben senin gibi köyde değil şehirde, evde değil apartmanda büyüdüğüm için, çocukluğumu bir bakıma yaşayamadığım için, bu konuda biraz gecikmiş de olsam yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum.
Oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. Seni sen olarak yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek. “Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,” diye içeri seslenebileyim ve bana “Kaynadığını görüyorsan altını kıs Cemil Bey,” denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım. Belki de nasıl bir insan olduğunu bugün bile bilmiyorum; daha doğrusu bugün, senin bilmediğin bazı şeylerin varlığından haberim olduğu için, bu bakımlardan nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum. Acaba senin de bilinç altın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana. senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yanyana düşünemiyorum doğrusu. Aslında bizler de bir özenti içindeyiz; ama ne de olsa bu kurt içimize düştü bir kere babacığım; bazı meseleleri bu yüzden büyütüyoruz. Acaba bütün bunları sana şimdi anlatsaydım nasıl karşılardın, yazdıklarımı okusaydın ne düşünürdün? Hepsini ‘deli saçması’ mı bulurdun? Sizin zamanınızda herhalde böyle zorluklar yoktu babacığım; yemek ve bilmece çözmek ve benim zorumla radyo radyodan dinlediğin alafranga müzik ve sineklerin camı kirletmesi ve gazetede sağlıkla ilgili makale hakkındaki düşüncelerin ve aylık bütçe hesapların ve yarın pişirilecek aşureye neler katılması gerektiği ve benzeri ve ilgisiz bütün düşüncelerinin ‘bilinç akımı’ denilen karmaşık bir düzende yer aldığını bilseydin sanırım yemekten sonra o yüksek koltuğunda rahatça uyuklayamazdın. Maddenin temel yapısında düzelmesi mümkün olmayan bozuklukların başladığını ya da bazı tabiat kanunlarının artık eskisi gibi aynen tekrarlanmadığını duysaydın acaba endişelenir miydin? Aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) bir yerde okumuş olsaydın da bana “Oğlum sende Oedipus kompleksi var mı?” diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum. Hani ben sana kızınca ya da belirsiz nedenlerle içimde tanımlayamadığım sıkıntılar duyunca gidip sabahlara kadar içerdim ya, şimdi öyle yapmıyorlar babacığım. Bu senin duymadığın bilinçaltıyla ilgili doktorlara gidiyorlar. Bense aslında sana benziyorum babacığım; artık içki de iyi gelmediği için böyle durumlarda koltuklara baykuş gibi tünüyorum.
Demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: medeniyeti sevmiyorum. Bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım. Ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın bir yerde (çevrede belki de bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. Evin resmini de tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (Gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.) Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir baş kaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara, “İşte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani Cemil Beye dönüyorum”, diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. Sen bunu Ziya Paşanın ya da Mehmet Akif’in tepkilerine benzetebilirsin. Annem duysaydı çok ağlardı. Sen nasıl karşılardın bilmiyorum, herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak ‘tavsif’ etmezdin. Gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin. Lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla alay eden bölümü görünce, “Bu oğlan onun için Allaha inanmıyor, bana karşı geliyor,” diye pek gerçekçi sayamadığım bir yorumda bulunmuştun. Sen de Allaha –bunu hiçbir zaman kabul etmediğin halde son yıllarında inanmıştın babacığım. Son yıllarında Cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeğe başlamıştın. Acaba daha önce, mesela gençliğinde, buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin? Neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. Her zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu ileri sürerek beni çileden çıkardın. Benim bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak ‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlık ilgisi yok. Yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. Buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar babacığım; bir takım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. Sen böyle söyleyenlere bakma babacığım. Oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. Sen de aslında annem gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi? Hani bir zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeyler geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran ahbaplarına karşı beni savunuyordu. Şimdi beni savunan kalmadı babacığım; çünkü ikiniz de öldünüz. İşte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman –sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi bir biçimde düşünüyorum. Ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım; onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. Bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?
Mektubuma burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.
Oğlun