29 Aralık 2016 Perşembe

 Ah ne olurdu her şeyi tamam hatırlasaydı! İnsanın ilk evliliği bir kere olurdu. Kimler gelmişti? Defteri nasıl imzalamıştı? Bu kadar heyecanlanacak ne vardı? Sonunda sadece hatıralar kalmayacak mıydı? Yoksa her şey unutulacak mıydı? Öyleyse bu işkencelere katlanmanın ne gereği vardı? Ah ah ah ahtı.

24 Aralık 2016 Cumartesi

eskiden yeterdim kendime
artardim bile
simdi ne yapsam nafile
ve
kim demis 'can eskimez' diye
bu can tedirgin tende
can da eskimis
ben de
Gelmiş Bulundum / Edip Cansever

Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.


Akdeniz Salgını / Edip Cansever

halikarnas balıkçısı'na

I
Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz

Bir açık deniz

Bakınca hiçbir şey göremediğin

Gözlerini duyduğun yalnız




Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.







II
Denedin ki oralarda zaman olmayı

Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen

Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi

Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden




Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu

Diri bir sabahın eylülüsün birden

Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu

Tırnakların dibine batar durup dururken

Acılardan bir acının geri tepmesidir

Sızar yüreğinden sevinç olarak

Yani eylülden




Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın

Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.







III
Omurgasını kırmış bir balık yatar

Seninle denizin üstünde

Öpülmüş bir dudak gibi




Derinlerden derinlerdedir yüreğinse

Okşar gizli gizli deniz kızlarını

Dondurulmuş güneşlerin içinde

Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.







IV
Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin

Üstü uçaklı zarflara

Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin

Kenarındakikartlara

Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin

Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya




Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi

Vurursun vurursun kapılara onunla

Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı

Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.







V
İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman

Tam o zaman bir sonbahar düğümü

Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü

Seni sürekli kılan

Tam o zaman

Bir limonluk hüznün olsun kal orda

Her gün kendi kendinin oğlusun

Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için

Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi

Soyulmuş elma kabukları gibi

Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi




Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan

Yokluğa doğru yükselerek

Çorbanı karmak için

Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek

Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın




Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız

Yeni bir dil olacak yarın.







VI
Uğurladık bir sabah seni

Söz vermiştin geri döneceğine

Anladık bakınca aldandığımızı

Gerilerde küçük

Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine




Ötelerde, ama çok ötelerde

Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz

Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.


“Kelimeler! Yalnızca kelimeler! Nasıl da korkunçlar! Nasıl şeffaf, canlı ve zalim! İnsan onlardan kaçamaz. Bununla birlikte nasıl etkili bir büyüleri vardı! Şekli olmayan şeylere esnek bir şekil verme becerisine sahiptiler sanki, sanki kendilerine has bir ezgileri vardı, saz gibi, keman gibi,tatlı! Yalnızca kelimeler, kelimelerden daha gerçek ne vardı?”

Oscar Wilde / Dorian Gray'in Portres

23 Aralık 2016 Cuma

İlk gençliğinde, bu sokaklarda çok dolaşmış, bazen bir türlü içeri giremeyerek dönüp gitmiştir. Bazen de, bu ve bunun gibi salonlarda saatlerce oturarak, onu anlayacak duygulu bir kalbi boş yere beklemiştir. İkinci gelişinde, bu sokak zafer taklarıyla donatılacaktır. Bütün kapılar defne dallarıyla süslenecektir.
Aceleden şaşırıyorum. Beklemesini bilmiyorum.

22 Aralık 2016 Perşembe

Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yarânı bile.”


Tanrı'nın ruhu canında, emaneti sırtında, kalemi elimde, adların hikmeti, "Veda" bilgisi gönül levhamda, kainat karşımda rukûda, melekler ayaklarımın dibinde secdede ve ben Tanrı'nın melekûtunda özgür ve taslaklar denizinin kıyısında, tanrısal kudretin gölgesi üzerimde, Cebrail'in yumuşak kanatları ayaklarımın altına şefkatle serilmiş... Fakat lezzetleri tek başına tatmak ne acı ve güzellikleri yalnız başına görmek ne çirkin ve tek başına mutlu olmak ne çileli bir mutsuzluktur!


Cennette yalnız olmak, çölde olmaktan daha zordur. Baharda yüzüne çarpan her esinti, kafanda yalnızlığın hatırasını uyandırır. Her kırmızı gül, kalbini ateş gibi dağlar. Güneşle yağmurun birbirine karıştığı günlerde, gökten yıldız yağdığı ve çölün sesin kalbine bir çağrıyı tekrarladığı çöl gecelerinde, sahranın göğsünde kanlı ufka bakarken ve yalnız bir yolcu tanyeri ağarırken tren kompartımanından yeni yılı karşılarken, her zamankinden daha çok ve her yerdekinden daha çetin hissederim ki tabiatın bu büyük "mesnevi"sinde yarım kalmış bir "mısra"yız. Var oluşumuz, bir "beyit" olmayı beklemektir.


Ali Şeriati (Çöle İniş (Hubut - Kevir), s. 35)

18 Aralık 2016 Pazar

3225. Eğer o yaraya pîr merhem korsa o zaman derdin iyileşir, feryat ve figanın kesilir. Yara sahibi, merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ışığı vurmuştur. Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de kendi kendime iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!
3050. Mademki beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu. Tanrı’dan başka her şey fânidir. Mademki onun zatında fâni değilsin, varlık arama! Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fânidir” cezası yoktur. Çünkü o “İllâ” dadır, “Lâ” dan geçmiştir. “İllâ” da fâni olmaz. 3055. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “lâ” makamında dolaşıp durur.
1780. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikâyetçi değilim, hikâye etmekteyim. Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına gülmekteyim. Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında eşiğim. Mâna âleminde baş köşe nerede, eşik nerede? Sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede?
110. Âşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Tanrı sırlarının usturlâbıdır. Âşıklık, ister o cihetten olsun, ister bu cihetten... âkıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar, âciz kalır

15 Aralık 2016 Perşembe

Mesut hayallere dalmış görünüyorsunuz Hikmet bey.Şerefinize içebilir miyim? Ortada bir şeref meselesi varsa hepimiz içelim.