16 Ağustos 2007 Perşembe

Sevmek


Kendimizde beslediğimiz, kendimizde büyüttüğümüz, kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek. O hep bizdedir, bizledir, usul usul biriktiririz onu, içimizde yığılı durur. Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize. Sevmek, kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız bir büyü..."

Yaman iş kovalar Turgut Özben....

Yataktan kalktı, temiz bir gömlek giydi. Gömleğin hafif serin ve ince teması hoşuna gitti. Küçük şeylerden memnun olmasını bilmelisin. Küçük sevinçler, büyük atılışlara yardım eder. Cenab Şahâbeddin olsaydı bu sözü kaçırmazdı. Bana yazık oluyor. Çorap da temiz olmalı; dünkü düğümün buruşturduğu kravat da değişmeli. Yamaniş kovalar Turgut Özben....

Selim'in günlüğünden ....

Hastaneden dönerken Günseli'ye uğradım. Beni görünce sarardı. Onbeş gündür sakalımı kesmiyordum. Saçlarım da uzamış. İsa'ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. Birden kapısını çalıvermiştim işte. Onu sevdiğimi sanıyorum. Heyecanlanıyorum Günseli'yi görünce. Ona durmadan Günseli demeyi seviyorum. Günseli, Günseli. Korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında...

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Hayatın Acıları Üzerine


Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime, "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum. Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "Yine ne var?" İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir. Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün. İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

Düşünme odası.....


Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum.Önce eşya engel oluyor ,sonra şartlar ; kalorifer , hizmetçi , çocuk odası .Düşünmek için kendime bir daire tutsam .İçinde düşünmeye engel olacak eşyalardan hiç biri bulunmayan küçük bir daire.Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum...Odalardan hiçbirinin özel bir adı yok;hepsi sadece oda.Bir odada , sandalyanin üstünde düşünme elbiselerim duruyor.Üstümdekileri çıkarıp hemen bir dolaba kaldırıyorum ve dolabın kapağını hemen kapatıyorum.Ne dolabı olduğu belli değil ; dolap işte , herşey konulabilir içine.Her şey düşünmeyle ilgisine göre adlandırılıyor;herşey düşünmeye yaradığı oranda önemli.Orada ne düşüneceğim.Kim bilir? Oraya gitmeden belli olmaz...

12 Ağustos 2007 Pazar

Zaman herşeyi hallediyor....


Peki, nasıl kötü oluyorum? Zamanla. Doğru. Zaman her şeyi hallediyor değil mi albayım?" Durdu, düşünceye daldı. "Ne korkunç değil mi albayım? Evet, her şeyi zaman bu duruma getirdi. Aslında zamandan korkuyordum; günlerin birbirine benzemesini bu yüzden istiyordum. Bu nedenle yaşamıyordum, değişiklik istemiyordum. Beni zaman mahvetti albayım. Zamanla buluyor insan formunu. Her şey zamana bağlı: Yetmiş beş yetmiş altı yetmiş yedi derken insan ölüyor. Zaman her şeyi hallediyor değil mi? Her sözün hesabını sordum ondan, hiç bir sözün hesabını vermedim. Çünkü ben canavardım albayım, insan etine susamıştım. Çiğ et yemek istiyordum. İşte sana çiğ et: Midene oturdu. Fakat ben, gerçekten yanaydım; bu nedenle midem bozuluncaya kadar devam ettim. Onun gibi kendimi korumadım. Şimdi de beden hareketlerimi yapıyorum, karın adelelerimi kuvvetlendiriyorum. Gelecek sefer herkesi çiğnemeden yutacagim. Çünkü taş gibi sertleşti midem. Geriye doğru dönelim, karın adelelerini görelim: Bir iki uç dört. İşin başına dönelim. Beni istemedi, yeter artık dedi. Fakat onu ben kovdum. Çünkü askerlikten bilirsiniz ki, en iyi savunma saldırıdır. Ben yamyamım albayım: Çiğ etten -insan etinden- midesi bozulan bir yamyam. Acıklı bir yamyam degil mi? İşte benim dramım albayım! Zaman her şeyi bozuyor albayım. Ona kendimi göstermek istedim ve sonra da acıklı görüntümü örtmek için meseleyi gürültüye getirmeğe çalıştım. Fakat hatırlamıyorum albayım, Allah kahretsin hatırlamıyorum.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Selim böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı;

Sürekli akan çeşmenin yanına geldi.Selim böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar .Oysa bazı insanlar vardı en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantalonlarını kirletmeden çıkarlar.Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric.Selim nereye tutunacağını bilemezdi.Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken , öbür elini suya uzatır ; dengesini bulamaz bir türlü .Ayakları çamura batar , dudakları suya yetişmez .Islanırız kururuz ; ne yapalım ?

Ben nereye gideceğimi bilemiyorum mesela....


Bu kadar insan nasıl oluyorda aynı yere gitmek üzere anlaşıp biraraya geliyorlar, yola çıkıyorlar? Ne çabuk karar veriyorlar ?Bizim karar vermemiz ne kadar uzun sürdü oysa .Bir iki kişi olsa neyse ; yüzlerce binlerce kişi nasıl şaşırmadan doğru otobüslere binip istedikleri yere gidiyorlar? Neden oraya değilde şuraya gidiyorlar?Anlaşılmaz bir düzen bu .Ben nereye gideceğimi bilemiyorum mesela.....

Peki neden ben kimseyi görmüyorum...


Onu Günseli'yle görmüşlerdi.Belki Aysel'le de görmüşlerdi.Onu görüyorlardı.Hiç bir şey yapmadan aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu.Sonra alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı.Nasıl görüyorlardı acaba ?Sizi gördük diyorlardı .Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardı. Önce erkek gördüklerini anlatıyordu; sonra başkalarının görüp ona söylediklerini anlatıyordu, en sonunda da başkalrının dahabaşkalarından duyduklarını anlatıyordu.Sonra kadın başlıyordu; ona gelenlerin gördüklerini anlatıyordu.Anlatma bitince yoruma geçiyorlardı.Birbirlerine gördün mü diyorlardı.GÖRDÜN MÜ? Peki neden ben kimseyi görmüyorum?Görmesini bilmek gerek; bakarak dolaşmalı .Parmağını havada sallayarak görürsünüz dedi hepsine ....Hepiniz görürsünüz .Ben size gösteririm.Yıllarca konuşur durursunuz artık .Rahat koltuğundan kalktı ; rahatsız olmuştu.Düşünene bu koltukların bir faydası yok.Bir sandalyeye oturdu.

3 Ağustos 2007 Cuma

Tutunamamanın acısını dindirmek için....

Herkes sussun , ışıklar söndürülsün .Yalnız sahne aydınlatılsın.Başrollere kalbim çıksın.Orda Selim yatıyor.Merhum Numan Beyin ve yaşayan Müzeyyen Hanımın oğlu , genç yaşında amansızca tutulduğu zamansız bir hastalığın tesiri ve karanlık hayallerinin esiri , dalından zamansız koparılmış bir yaprak olarak bir inşaat çavuşundan aldığı altıpatlarlı bir tabancanın kurşunu ,bu modası geçmiş eski zaman kuşunu onu yalnız bırakanların kulaklarında yansımalar yaparak ve iki el tırak tırak söndürürken hayatını ,bu elemli yaşayışın bütün safahatını ,pazar gününden itibaren altıncı sayfamızda ,ilave renkli resimli nüshamızda,kalemini kalbine batırarak yazdığı satırları ve özel muhabirimizin ilgili makalesi ve buzdolabı ve çamaşır makinesi kazanmak için altı tefrikayı kesip toplarsanız ,kurayı kazanınca birinci sayfada basılacak adınız ve gazetenin geri kalanıyla maçlarda başınıza şemsisiper yaparsınız resmin olduğu kısmı yırtmayın yalnız ;mahallenin göze çarpmayan delisi ve şimdi karşımda oturan Günseli'nin sevgilisi ve yazamadığı romanların yazarı, pazarı pazartesiye bağlayan gece vefat ederek kederli ailesini ve ona ümit bağlayanların cümlesini ,bu arada denizde , havada ve karada , her zaman ve her yerde en karanlık meyhanelerde, tutunamamanın acısını dindirmek için mağrurları biraz daha aşağıya -çok değil- indirmek için tutunamayanları ve tutunamadığı halde çırpınanları kederlere boğarak , söylendiğine göre öldükten sonra bir daha doğarak yalın ayak ve başı kabak , iyilere mükafat ve kötülere mücazat dağıtacak sultan , dünyayı fenadan , dünyayı bekaya göç etmiş , nu dünyadan öbür dünyaya apar topar gitmiştir;yüksek sesle ağlanmaması ,sigara içilmemesi ve yerlere tükürülmemesi rica olunur; cenazede bulunacaksanız haberiniz olsun : saat onikide cenaze namazı kılınır ; duada fazla gürültü edilmemesi , altı yaşından küçük çocukların getirilmemesi , işiniz varsa zahmet edilip mezarlığa kadar gelinmemesi rica olunur; camiden çıkanlar arasında merhumu tanımadan şahadet edecek bir kaç kişi elbette bulunur; intihar edenlere tören yapılmaz , böyle intikamcı Tanrı'ya tapılmaz .Kederli arkadaşları adına ;Turgut Özben....

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Nasıl bu duruma geldik Selim.....

Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için, dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. Dikkat et midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç konuşmadan. Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak. Her gün durmadan koşulacak, akşama kadar; sonunda epsilon kadar küçük bir fayda temin edilecek. Bir epsilon, iki epsilon... razıyım. Esir Selim esir. British Musuem'a gidilecek. Marx gibi çalışılacak... istersen sakal da bırakırım. Kataloglar içinde kaybolacaksın Turgut, de. Bir dene bakalım. C/17760 8.P 158 6c CD lit Vic-ne. 1949 mus. o. 96. Hemen arar bulurdum. Hidrolik çalışmak gerekiyor, hem de ezberlemek yok; anlayarak, desen itiraz edersem o zaman söyle. Batı ve Güney Anadolu Hitit, İyon ve Mikene medeniyeti kalıntılarını görmenin bir yararı olacak mesela. Arabayı alınca hemen toplarım çoluğu çocuğu. Çoluk çocuk mu, hayır, hayır Selim. Bir an için oldu o duraklama. Bir yolunu bulurum. Sen düşünme orasını. Selim, ne kuvvetliyim göreceksin. Ellerinin bütün gücüyle koltuğun kenarlarını sıkmakta olduğunu hissetti. Endişeli bir bakışla Müzeyyen Hanıma ve Burhan'a çevirdi gözlerini. Ona bakmadan, alçak sesle konuşuyorlardı. Hepimiz suçluyuz Selim. Alçak sesle konuşmalıyız. Fakat ben bir yolunu bulup yükselteceğim sesimi...