13 Mayıs 2010 Perşembe

(Yandaki odadan Asuman ile Naciye Hanımın sesleri duyulur.)
HİKMET: Neden alçak sesle konuşuyorlar? (Düşünür.) Yatakta, bütün sesler insana boğuk
gelir. Hayır, alçak sesle konuşmuyorlar; sesleri uzaktan geldiği için öyle sanıyorum. Allah
kahretsin! Bütün söylediklerini anlıyorum. (Yüzükoyun yatar; başını yastığa, daha doğrusu,
kılıf geçirilerek yastık haline getirilmiş mindere bütün gücüyle bastırır.) Duymak
istemiyorum homurtularınızı işte! (Başını kaldırarak, seslerin geldiği yöne çevirir.) Bir
kelimeni bile duymak istemiyorum Naciye Teyze! (Ümitsizlikle başını yastığa bırakır.)
Sonunda hiç insan sesi çıkaramazsın inşallah; hayvanca homurtulardan ibaret kalırsın.
(Yastığı düşürür.) Kapı aralık olduğu halde kimseyi göremiyorum. (Eliyle yatağın baş
tarafını yoklar. Yastığı bulamaz.) Yastık durmadan düşer; çünkü divanın baş tarafı duvara
ulaşamaz; çünkü arada bir yerde koltuk vardır. Koltuk biraz sola çekilse... senin için
misafir odalarının düzenini bozamazlar. Gülerim bu misafir odasına. (Gülümser.) Hay Allah!
Durup dururken bu gülümseme de nereden çıktı? (Somurtur.) Uyuduğumu sanıyorlar;
yastığı düşürdüğümü duymuşlarsa... Duysunlar da bu işkenceye son versinler. Hayır,
duymasınlar; durum daha. çok karışır ve nefretlerinin doğrultusu değişir. Buna alış-üzereyim,yeni nefretlerle uğraşamam.
Kollarını yavaşça yataktan aşağı uzatır, yastığı yukarı çeker.) Beni duyuyorlar mı acaba? (Başını kapıya çevirir.) Naciye Teyze! Ölmüş dayımın sağ kalmış karısı! (Sesini alçaltır.) Öyle deme; onun ekmeğini yiyorsun. Anladık! Bilmem ki başka türlü nasıl bela olsam başınıza?
Beni yiyip bitiren şu pireler gibi gerçekten kanınızı emsem. (Kaşınır.)

11 Mayıs 2010 Salı

Köstekli bir saatiniz mi vardı ya da kehribar bir tespihiniz? Yüzük parmağınız boştu ama küçük parmağınızda akik bir yüzük mü taşırdınız? Yanımdan geçtiğinizde ne güzel kokardı esintiniz. Kuytu bir odanın en sevdiğim köşesi gibi. Siz ne kadar güzel bir adamdınız…düşlediğim ne güzel; en güzel adam.
Kendi içine gömülmüş gözlerinize bakmaktan alamazdım kendimi. Gülüşünüzde gizli bir sıcaklık, kaybolmamış bir utangaçlık. Lügatlerden adı dahi silinmeye yüz tutmuş bir “tevazu”. Eski Türkçede kalmış tüm sözcükleri yakıştırırdım size. Mutaassıp fakat aşk dolu…
Ben mi biriktirmiştim içimde avare dolaşan bir aşkı yoksa siz mi serpiştirdiniz onu benim yüreğime? Bir bile bilelik uğruna hiç bilmediğim “size” meyilleniyorum; meyleniyorum. Sesiniz, sesini dahi duyamadığım, antikacılarda paha biçilemeden satılan –satılamamayı bekleyen- gramofonlardan çıkan o paslı ama derin, eski ama ziynet değerindeki sesler gibiydi. –Vakur-. Kurduğunuz cümlelerde kelimeler arası belli belirsiz noktalama işaretleri.
Nereden geçerdi aşk? Siz nereden geçerdiniz? İşimi gücümü, takatimi bırakıp sizi beklemeye başlardım her köşenin en başında. Kaçırmamak, bir göz kırpışınıza şahit olmak, kokunuzu içime çekmek için. Neden? Buradan geçer miydi aşk? Siz hiç benim yamacımdan geçer miydiniz? Ne garip….başımı okşasanız tenimin rengi, tenimin kokusu değişecekmiş gibi gelirdi bana. Yüzüme başka baksanız- ki sizin başkanızı dahi bilemem- yanaklarım kızaracak ve artık hep öyle kalacaklarmış gibi gelirdi. Beni bir kerecik öpseniz aşk artık tanım değiştirecek, anlamından olup, karşıma her çıkışında sizinle mukayeseye kurban gidecekti. Ve ben artık hiç iflah olmayacaktım.
Sizinle tek dileğim bir kadeh rakının yarenliğinde iki çift söz, iki çift laf, arada kaybolmaya hazır bir bakış, gözünüzün masaya düşen nuru, sesinizin içimi okşayan tınısı ve tekrar üzerine içeceğim bir yudum rakı. İstanbul’un kayıp bir meyhanesinde, beyaz örtülü, tahtasını göremediğim masanın bir ucunda ben, diğerinde siz. Konuşmalarımda hep “siz”. Utanıyorum ve kırılgan bir saygıdan mıdır bilmiyorum ama hep “siz”. Biraz yakınlaşsak, “sen” desem yok olacakmış gibi her şey. Aşkımın büyüklüğü, bilmediğim sen, gönlüme serpiştirdiğin sen yok olacakmış gibi hepten. Masanın bir ucundan diğerine elimi uzatsam elim eline değecek hemen. Mezelerin alt alta üst üste durduğu masa bir anda büyüyor gözümde ve elime sınırlar çiziyor. Belki sigaramı yakmak için yamacınızda duran çakmağa uzanırken yanlışlıkla da olsa dokunurum size. Tüylerim ürperir, kolumu sıvazlarım….”üşüdünüz mü?” diye sorduğunuzda “”başımı sallar ve gülümseyerek “asla” derim. Öyle sıcak ki içim. Gece öyle güzel, kadehimde yarısı dolu duran rakı yarı boşluğuna öyle isyankâr ki. Cepkeninizdeki saatin akrebi müteakip saate geçtiği için öyle kızgın, zaman yok olduğu, sizinle eridiği için öyle bedbaht ki…. Meyhanenin dumanından değil halimin bitkinliği…size meylenmemden.
Ne güzel çalıyor arkamızdaki plak. “Kader, kime şikayet edeyim seni?” Ne güzel söylüyor kadın. Herkes bir şeyler konuşurken etrafımızda, ben size bakıyorum. Ne güzel dinliyorsunuz. Kendi kendinize dudaklarınızı hafifçe aralayıp mırıldanıyorsunuz şarkıyı. Bilir miydiniz sözlerini? Özeniyorum. Öylesine sarılmak istiyorum ki size…öylesine korkuyorum. O güzel sesiniz kalbinizden akıyor o an. Hiç düşünmeden, ne söyleyeceğinizi tartmadan şarkıya arka çıkıyorsunuz. Daha çok seviyorum artık eseri. Ve artık tek başımayken sizi düşünüp hep dinliyorum bu şarkıyı. Mırıldanamıyorum. Sizi dinliyorum. Siz olmasanız da ben hep sizi dinliyor, kokunuzu hatırlıyorum.
Siz ne güzel bir adamdınız. Yanınızda olsam sizi dinlemeye nereden başlayacağımı şaşırır, söylediğiniz her sözün ardında yeni şeyler duymak için çırpınırdım. Sizi bitirmek, sizi daha çok sevmek ve size dokunmamak için size hep sorular sorar geçen her saniyeye sizi yüklerdim. Sizinle tek dileğim bitmeyen bir iki çift laf. Ardı arkası kesilmeyen bir muhabbet ve sizin hep eşlik ettiğiniz, arkamızda çalan ve benim içimdeki aşkı soyan bir taş plak…
Bu şarkıyı benim için bir daha söyler miydiniz?.

J.B