27 Ekim 2009 Salı

"İnsanlara, ancak benim yanımda oldukları zaman güveniyordum. Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum. İnsanlara çok önem veriyordum aslında. Benim için ne düşünecekler diye içim titriyordu. Yatağa yatınca, o gün yapmış olduğum aptallıkların utancı içinde kıvranırken, bütün bu kusurlarımı onların da görmüş olduğunu ve onların da yatağa yattıkları zaman, benim gibi, olayları gözden geçirince benim saçmalamış olduğumu birden göreceklerini ve benden nefret edeceklerini, daha kötüsü, artık bana aldırmayacaklarını düşünüyordum."

Selim IŞIK

11 Ekim 2009 Pazar

Tehlikeli Oyunlar 'dan....

Gözümüzün yaşı , tüten sobamızın dumanındandır.Sen bir yolunu bulursan , güneşli bir günde bir resim çektir bize gönder.Radyonun üzerine koyarız, çocukların yetişemeyeceği bir yere.Resmi tanıdıklara gösterir, seni anlatırız.Hikmet ağabeyine göre insan kendini anlatmaktan bıkıyormuş.Şimdi sana bizi anlatacak; Akşam vakti, sobanın üstünde ısıttığımı tenceredeki yemeğimizi yedikten sonra radyonun önüne kuruluyoruz.Hikmet ağabeyin geliyor, bakkal Rıza geliyor karısını da birlikte getiriyor.Ajans dinliyoruz.Senin bulunduğun yerdeki havalardan bile haberimiz var.Bakkal Rıza küçük bir kesekağıdında bir pişirimlik bir kahve getiriyor.Şekeri Hikmet ağabeyin temin ediyor.Cezve ve fincanlarda benden.Çocuklar içlerinde kahve ağacı büyümesin diye kahve içmiyorlar.Yalnız bazen küçük Selim'in telveyi yalamasına göz yumuyoruz. Kahverengi bıyıklı küçük bir adam oluyor koca kafasıyla.Gülüyoruz.Bakkal Rıza , kahveyi ucuza getirmek için , bilmediği ne varsa Hikmet ağabeyine soruyor.Cevapları ben pek aklımda tutamıyorum.Sen olsan benim aptal annem diye paylardın beni.Onlar da paylıyorlar.Ben yalnız kahveyi iyi yapıyormuşum.Hikmet ağabeyin bilmem neden Bakkal Rıza ile konuşurken çok seviniyor.Ondan bir adam yapacakmış yeni baştan. Bakkal Rıza ona hocam diyor.Karısıda bilmiş bilmiş susup oturuyor.Bana sorarsan benden fazla anladığı yoktur.Ben bile bahçıvancı yerine bahçıvan demesini öğrendim iki haftada.

9 Ekim 2009 Cuma

ALLAHIN CEZASI KULAK ! HERŞEYİ DUYUYOR...

9 Ağustos 2009 Pazar

aşk

Ne yapayım da ailemin Şems’i benim gözümle görmesini sağlayayım? Tarifi olmayanı nasıl tarif etmeli? Şems benim Rahmet Ummanım, Lütuf Güneşim. Aramızdaki dostluğun derinliği Kuran’ın dördüncü okuması gibi; ya içindesindir kapılır gidersin, ya dışındasındır, neye benzediğini bilemezsin. Zahiren anlamak kabil değil, ancak yaşanınca var. Maalesef çoğu kimse kulaktan dolma bilgilerle hareket edip başkalarını yargılıyor. Onlara göre Şems asi bir derviş. Serkeş, başıbozuk, ne yapacağı belli olmayan, güven telkin etmeyen biri. Yalan dolana ve dalavereye alışkın olanlar Şems’in sivri ve dürüst dilini takdir etmeye zorlanıyor. Başkalarının yapmacık nezaket gösterdiği yerde Şems inadına dobra dobra konuşuyor. Söyleyeceği ne varsa herkesin yüzüne söylüyor. Kimsenin ardından dedikodu yaptığını görmedim. Benim için Şems koskoca kâinatı çekip çeviren tılsımın zuhur etmiş hâli. Şems’in kalbi bir kervansaraydır, git git bitmez. Odalarında gariban yolcular kalır. O kimseyi dışlamaz. Ben Şems’de ruhdaşımı buldum. Böylesi bir buluşma hayatta ancak bir kez olur. Otuz yedi yılda bir kez! Herkes bana Şems’i niye bu kadar sevdiğimi sorar. Nasıl cevaplayabilirim ki? Kim ki bu soruyu sorar, demek ki anlamaz; kim ki anlar, zaten bu soruyu sormaz. Halife Harun Reşit’in hikayesi düştü aklıma. Mecnun’un Leyla’yı delidivane sevdiğini duyan Halife Leyla’yı pek merak edermiş. “Mecnun’u bu kadar mest ettiğine göre bu Leyla çok özel bir kadın olmalı” dermiş kendi kendine. “Öyle bir kadın ki hemcinslerinden katbekat güzel ve alımlı.” Giderek merakı katlanmış, bildiği ne kadar Ali Cengiz oyunları oynamış ki, Leyla’yı dünya gözüyle bir kerecik görsün. En nihayetinde Leyla’yı bulup, Halife’nin sarayına getirmişler. Süsleyip püsleyip karşısına çıkarmışlar. Ne var ki Leyla peçesini çekince, Halife Harun Reşit hüsrana uğramış. Sanılmasın ki Leyla çirkinmiş ya da kötürüm veya yaşlı. Ama öyle sıra dışı bir cazibesi yokmuş açıkçası. Sayısız diğer kadın gibi o da noksanları kusurları olan bir faniymiş işte. Halife hayal kırıklığını saklamamış. “Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın. Ne farkı var ötekilerden?” Bunu duyan Leyla gülmüş. “Evet, ben Leyla’yım ama sen Mecnun değilsin ki” diye cevap vermiş. “Sen beni bir de Mecnun’un gözlerinden görebilsen. Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilirsin.”

Elif Şafak

aşk

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarımı. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘Bırak kendini, ko gitsin!’ Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Elif Şafak

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Oyunlar tehlikeli albayım!

Hüsamettin Bey çevresindeki eşyaya dikkatle baktı;Mütercim Arif haklı diye düşündü.İnsan mevcudiyetinin eşyaya ihtiyacı yoktu; fakat eşyanın ademi mevcudiyeti halinde,insan mevcudiyeti ve fikriyatı da tehlikeye giriyordu.Mütercim Arif eşya ve insan münasebeti üzerinde çok düşünmüştü.Kıymet verilen bir insanın ademi mevcudiyetine ,eşya ile mevzu bahis insan arasında kurulacak bir münasebetle tahammül mümkündür derdi.Bu münasebeti müsbet bir şekilde ifade edememekle beraber ,esasta insan ile onun hatırasının bir ahenk içinde olduğuna inanırdı.

23 Temmuz 2009 Perşembe

DEMİRYOLU HİKAYECİLERİ - BİR RÜYA

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi ve bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk; çünkü bizim bütün ümidimiz, geceyarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de ( hikayeciler ) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu.Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak…bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün hikaye yazdığımızı düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı da ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşamüzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu ‘yakamızı bırakmıyordu’ sözüyle alaya ediyordu istasyon şefi; biz de böyle anlarda onun tek başına çalıştığını, her işe yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu:İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sırada? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum.
Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi birörnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, ‘memur hikayeciler ’diyordu bize. Sonra bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken ‘ayrıcalı bir durumda ‘olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadında yiyecek satıcıları ve perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı, eskiyor; onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular, yüzlerini buruşturarak, ‘ Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?’ diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı. Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önündedurmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu isatsyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron' denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikadauyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önceyük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleriiçin baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı. Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütünaydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüstincelemeden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına bşrkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedavabirer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıylailişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibiyiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize. Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satşlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyoryaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı. İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım:Bizim durumumuzu düzeltecek, bize deistasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı KorumaYasalarının uygulandığını ileri sürerdi. Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu. Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya. Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübedeoturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim.Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmı gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmakistiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı- geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesibulmuştuk ve henüz yatklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyeceksatıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini vegaripliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu. Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulubemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet gençkadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasınıçıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu. Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi,dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasındiye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaçmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehditediyordu. Öteki sa tıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk. İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş birmüşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz.. hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım. Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık.Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgilertoplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı. Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularınınyüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimelerihatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım. Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trendenbaşka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum. Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var kiistasyon şefi, ben daha bu isteiğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimibildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu.Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu.Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum-bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğimbir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonratabii- istasyondan ayrılmıştı. Bu son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha bir çok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilirim. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, geceyarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime –ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini de nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum – çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı- Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.
Korkuyorum. Çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre bile süremez. Bakkaldan utandığım için soramadım, bir zamanlar –bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Buna inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz ? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var –yani bir süre geçtiği halde. Kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık- belki de sadece belirli bir süre için- geçemediği hale bir yolunu bularak okuyucularıma – artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım?
Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum.
Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba? ‘’

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk,
Gece trenlerine binme kaybolursun,
Sokaklarda mızıka çalma çocuk, vurulursun.
Korkusu kalmış içimizde terkedilmiş çocukların,

Yitik yüzlü fotoğraflar duruyor siyah-beyaz.
Kırık bir vazo masanın ortasında,
Yıkık dökük odada,
Susuz ve çiçeksiz..
Tasını tarağını toplayıp gidiyor gökyüzü tepemizden,

Korkusunu bırakıyor içimize,
Karanlığını.
Yalnızlık gibi bir şey düşüveriyor yüreğimizden,
Korkusu kalıyor içimizde,
Susuzluğu..
Ne vakit kalırsa insan korkusuyla bir başına
Ve yalnızlığı çığ gibi büyüyorsa,
Sabahları erken kalkmalı daima,
Traş olmalı, Saçını sakalını taramalı
Ve en güzel giysilerle çıkmalı sokağa
Ki gün doğmuyorsa bir daha Ve inan
cın kefesi bundan yanaysa
Ve artık ölümse korkunun soğuk adı,
Düşüvermişse yüreğimize,
Yapacak bir şey kalmamıştır,
Mutluluk adına...
Atilla İlhan

15 Temmuz 2009 Çarşamba

On Dördüncü Kural: Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur; hayatımın altı üstüne gelir."diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden iyi olmayacağını?
Seni sevdim,
seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara
biliyorum
matarada su
torbada ekmek ve
kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında su
torbasında ekmek ve
kemerinde kurşun kalmamışları
ayakta tutabilir
h.h.k

14 Haziran 2009 Pazar

Benim verilecek fazla bir hesabım yok.On iki metre boyundaki gencin cebine girerim, alt katları seyrederim , gençlere akıl veririm.Çünkü ben her tarafa yetişemem.(Yarın gidip bunları albaya anlatmalı.Çocuk gibi sevinir artık).Çünkü beni içlerine almadılar.(bunu karıştırma şimdi)Çünkü başlangıçta beceriksizdim.(Sonunda?)Karımı sevdiğim halde ,kimseye yaranamıyordum.Çünkü param yoktu.Çünkü geçmişimden utanıyordum.Çünkü geçmişimde Kamil beyler ,Fatma Hanımlar , Naciye Hanımlar vardı;babam vardı , berber çantası vardı.Yalnız bunlarla bitse gene iyiydi.Bütün bunları zenginlikle unutabilirdim , zenginlikle unutturabilirdim.(İyi iyi bunların hepsini Hüsamettin albayıma söylerim.Mezar taşıma yazdıramamki bu kadar şeyi....)

7 Haziran 2009 Pazar

Bit Palas

"Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi.Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer.Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde."

ŞEHRİN AYNALARI

Dertliydi ve yalnızdı ölüm. Sevilmemekten şikayetçiydi. vurdumduymazlıktan gelse de, aslında insanların onu böylesine çirkin, böylesine korkunç tasvir edip kendilerinden uzaklaştırmaya çalışmaları ağrına gidiyordu. Ne yazık ki kendi varlığı başkalarının yokluğunu gerektiriyordu.Var olabilmek için yok etmeye mahkumdu. Bu kısırdöngüden kurtulabilmek için belki de kendini ortadan kaldırması gerektiğini düşünüyor, ama buna bir türlü cesaret edemiyordu. Her ne olursa olsun, hayatı seviyordu ölüm..

28 Mayıs 2009 Perşembe

Nöbet Değişimi

istediğim yağmur hazır mı bakalım
yerlerine konuldu mu soğuk katiller
karanlığı ya gevşek dokudularsa
öldürüleceğimden emin olmalıyım
şimşekler gecikti herhalde unutulmuş
acı yeşil keseceklerdi birden yolumu
hani viraj ıslıklarıyla hain otomobiller
sarı sarı göz kırpan trafik ışığı
yeryüzünde çok fazla bir yalnızlığım
başka yalnızlıklara hak tanımayan
biliyorum kuralları bozduğumu
yerimi uysal birine bırakmalıyım

Omayra

Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım
Usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın
macerasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkâr iki melek olan sağdıçlarım
Al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman
mekik, taflan, kar kesatı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin bu uzun seferberlik
bu ilişkinin topografyasını
mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir
bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
Kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
Çünkü hiçtir bütün duygular
Korkunun verimi yanında
Benim ruhum nehirler kadar derin!
Kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!
Arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta
gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini
harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
aşk tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle
Öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor
dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda
Tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına
Adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgârı, bazen birkaç zeytini
adının yerine kullandık
Adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla
Şimdi adın var
şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri
yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi
ikimizin vaktinde
intikam saati geldi
Omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene
Seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken
kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde
Ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine
sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne
Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
aşkım ölümün sınırında Omayra
olduğun yerde kal kımıldama!

24 Nisan 2009 Cuma

Selimin günlüğünden....

Hiç iyileşmeyeceğimi biliyorum.Aynada yüzüme baktım;yorgun bir yüz.İhtiyarlamaya başlamış.Gözlerimi kıstım çizgiler belirdi olur olmaz yerlerde.Kafatasımın çok inceldiğini hissediyorum.Yürürken çok dikkat ediyorum; bir yere çarparsam sanki dağılacak.Camdan bir kafanın içinde ağır bir beyin ; başımı taşıyamıyorum.Çıkıntılı yerlerden geçerken korkuyorum.Berbere gittim.Binayı pürüzlü bir sıvadan yapmışlar; sıvanın sivri uçları beynimi delecekmiş gibi geldi.Berberde yüzümü yorgun buldu.Sakalım zor traş ediliyormuş.Biraz konuşsaydık belki o da evlenmemi tavsiye ederdi.Ben parçalarımı bir arada tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyorum;tutmuş benden ne istiyorlar.Selim gibi görünmenin bana neye mal olduğunu bir bilseler .Yatağın içinde büzülmüş bu satırları yazarken nasıl kahramanca bir dayanma gösterdiğimi farketmiyorlar.Kimse karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.

5 Nisan 2009 Pazar

"Sevmek ne uzun kelime!"

5 Mart 2009 Perşembe

Murathan....

Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onlar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle
yeniden kucaklaşmak kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla başetmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Biryerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız.
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir günbaşka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığınşey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır...

2 Mart 2009 Pazartesi

Ölmek Zamanı

dağılırdı saçlarınız yaz akşamı
batan güneşe karşı / kumral
susardınız ne de çok susardınız
anlaşılması güç susmanızın anlamı
sanki bir bulmaca uzun bir sarmal
uzadıkça sersem eder adamı
o zaman sevmek değil ölmek zamanı

(uzak bir kız sisli mavi susarsa
acılarla yüklüdür suskunluğu
akıl almaz tehlikeler içerir
hele hayatında bir sürgün varsa
kelepçe kuşlarının buz gibi uçuştuğu
o siyah tren uğultularla gelir
bütün üçüncü mevki cıgara dumanı)

bana susar bir hayalle konuşurdunuz
hani fakülteden çıkarken vurmuşlardı
kollarınızda ölen tıbbıyeli çocuk
birbirinize nasıl da uymuştunuz
sevginizde yüceltici birşeyler vardı
korku bulaşığı garip bir mutluluk
bir filmi hatırlatan belki bir romanı

(uzak mavi kız dalgasız bir su
ah onun yalnızlığı benim yalnızlığım
içimizde gemiler ansızın yol kesiyor
ansızın beni de vururlar mı korkusu
izlendiğini sanmak her gece adım adım
şehrin karanlığında devriyeler geziyor
telsizde cızırtılar / cinayet alarmı)

eflatun ve ıssız ağzınız bir muamma
susardınız arkasında susmuşluğunuzun
tekrar tekrar sizi duruşmaya çağırırlar
geç vakte kalır sorgular bitmez ama
hapislik nedir ki / unutulmak asıl sorun
seyreldikçe seyrelir istanbul'dan mektuplar
ne arayanı kalır gittikçe ne soranı

(baksa da beni görmüyor sanki yokum
duymadığı açık anlattıklarımı
sessizliği kalabalık giremiyorum
ölüler kuşatılmış sağımı solumu
geçmişte yaşıyor biliyorum
bir anlatabilsem onsuz olamadığımı
o zaman sevmek değil ölmek zamanı)

24 Şubat 2009 Salı

Tutunamayanlardan....

Rahat koltuğundan kalktı; rahatsız olmuştu. Düşünene bu koltukların faydası yok.Bir sandalyeye oturdu.Düşünceli görünüyorsunuz Turgut.Ne korkunç bir iftira.Beni mi düşünceli görüyorsunuz.? Hiç adetim değildir ; düşünmem.Hayır düşünceli görünüyorsunuz.Muhakkak bir sıkıntınız var.Demek yakalanmak için bir tuzak bu. Düşünceli görünüyorsunuz.Düşünmeyince kurtuluyorsunuz.Neyin var düşünceli görünüyorsun.Bu sözden sakınmalı.Düşüncesiz de olma.O zaman da ne kadar düşüncesiz adam derler.Düşünün düşünün ama durup dururken düşünmeyin.İşinizde çalışırken düşünün.Ev satın alırken düşünün .Çocuklarınızın geleceğini düşünün .Yalnız akşam evde otururken düşünmeyin....
Turgut Özben ; iki çocuk sahibi .Gerçek mühendislerin kız çocuğu olurmuş.Başını hafifçe öne eğerek , karısının okuduğu sayfaya baktı.Turgut Özben ; evli ve iki çocuk sahibi.Çocuklarının babası ve karısının kocası.Evin erkeği .Erkek kuş.Sabahları penceresinden uçar gider ve bütün gün eşiyle çocuklarına yiyecek arar. Gazetede bir bankanın talih kuşu uçuyordu, küçük oyuncaklar gibi bir eve bir takım ikramiyeler taşıyordu.İkramiye taşıyan kuşların cinsiyeti nedir acaba?Yuvalarına aş taşıyan kuşlara yardımcı kuşlar.Bir kanat çırpmadır gidiyor.Yüzlerce, binlerce .milyonlarca erkek kuş havada çırpınıp duruyor, hepsinin gagasında bir torba .Kanatlar , gagalar çarpışıyor,tüyler dökülüyor.Bazı kuşlar çıkınlarını düşürünce çevresindekiler hemen kapışıyorlar.Göz göz, gaga gagaya bir didişmedir gidiyor.Tırnaklar kıvrılıyor, gagalar bileniyor.Gökyüzünde büyük bir kavga sürüyor, kan gövdeyi götürüyor.Dişi kuşlar da , milyonlarca dişi kuşta , milyonlarca yuvalarının milyonlarca pencerelerinden bu kavgayı izliyor, bir yandan da yuvalarını yapıyorlar.Birden erkek kuş , kan ter içinde pencereden atıyor kendini içeri.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Selim Işık günlüğünden...

Yemeğimi bitirmedim. Oysa annem , yemeğimi sonuna kadar yemeğe alıştırmıştı beni.Doğru dürüst bir şey öğretmedi zaten.Göstererekte örnek olmadı.Ben de öğrenemedim.Erkekler gibi tükürmesini ,sigara içmesini ,havluya yüzümü silmesini,eşyayı tutmasını bilmiyorum bu yaşımda.İnsanlara para uzatmasını bilmiyorum daha;cüzdanımdan para çıkarmasını beceremiyorum.Ne işim var bu dünyada benim.Tabağımı uzatışım bile başkalarına benzemiyor.Oysa ne kadar çalıştım tabağıma bakmadan tabağımı uzatmaya.Annem de yerli yersiz şımarttı beni; başka türlü oluşumu yanlış yorumladı.Onun oğlu kimselere benzemezmiş.Çok duyduk bu sözleri başka annelerdende.Annem sorumludur.Hiçbirşey bilmeseydim ; belki yeni baştan öğrenebilirdim.O kadar da saf kalamadım.Artık çok geç.On yedi yaşıma kadar beni yıkadı; bütün imtihanlardan önce ,sabahlara kadar anlattığım dersleri dinledi..Yalnız başıma çalışma alışkanlığını edinemedim bir türlü.Ruh doktorları bu satırları okusalar,bilgiç bir tavırla pis pis sırıtırlar.En kötüsü hayır demeyi öğrenemedim.Yemeğe kal dediler kaldım; oysa kalınmaz .Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın.Sonunda kalkıp gidilir.Her söylenileni ciddiye almak yok mu , şu sözünün eri olmak yok mu ;bitirdi yıktı beni.Kitaplarda büsbütün bozdu ahlakımı .İnanmak güzel şeydir hayır değildir.Erkek dediğin cebinden dolmakalemini çıkarıp öyle bir adres yazar ki.Kaşığını alışkın bir hareketle çorba tabağının içine bırakır, kaşık hiç ses çıkarmaz tabağa düşerken.

12 Şubat 2009 Perşembe

Tutunamayanlar

Fakat o benim gibi değil ki: Normal...Normal, anormal...Bu kelimeleri çocukluğumdan beri sevmem.Daha o zamanlar , bazı akrabalarım bana anormal derlerdi.Bu sözler insanın yüzüne söylenmez.Gene de duyar insan.Anormal. Bu çocuk anormal.Bu çocuk normal değil. Onlara göre durmadan kitap okuduğum -hatırladığıma göre çok okumazdım doğrusu- ve misafirlerin yanına çıkmadığım-bu ''yanına çıkmak'' deyimi beni ürpertirdi, içime bulantı veriridi- ve gereken yerde gereken kelimeyi bulamadığım için -bu nedenle bana ayrıca aptal derlerdi-anormaldim.Ben de büyüyünce çok normal olmak ve onları utandırmak için yanıp tutuşurdum.Galiba haklı çıktılar.Nasıl bildiler bunu? onların akılsız , duygusuz ve bilgisiz olduklarını bildiğim için , haklı çıkmalarına bütün kalbimle ve aklımla ve öfkemle isyan ediyorum.Ben haklı çıkmalıydım.Olmadı. Sebep olanların gözü kör olsun!Bir zamanlar Tutunamayanlar diye bir söz etmiştim.Şimdi bu sözü çok hafif buluyorum....

Selim Işık....

Evet onlar haklı çıktı.Sonunda bana olanlar olduktan sonra aralarında konuşacaklar ; yıllar önce biz bu durumu anlamıştık diyecekler.Kitap okumasından belliydi,misafirlerin yanına çıkmamasından anlamıştık.Yerli yerinde karşılıklar bulup söyleyememesi onu bu duruma getirdi .Bir bakıma talihsizim.Misafirin yanına çıkmadıkları halde başlarına bir şey gelmeyenler de var.Onlar bir bakıma kaybediyorlar.Eksik olsun böyle kazanç.Ben ölüyorum görmüyormusunuz:Yazık diye üzülecekler .Fakat haklı çıkmanın sevinci içlerini ısıtacaktır.Beter olsunlar diyeceğim ; oysa beter olan benim...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Aşkın gözyaşları

Ask benim icin her zaman bir baskaldırma biçimi olmustu,bunu yıllar sonra anladım.Ta o zamandan beri Ömer ile kızının askında,annemi babamı çileden cıkaran,bütün cevremizi günlerce tedirgin eden o askta yasamın bütün anlamını,yeni bir dünyanın bütün ışığını görmüstüm.Dünya bizim ellerimizdeydi;yeniden yaratılacaktı.Sonra agabeyim bıraktı kızı.Annem büyüler yaptırmıs da ondanmıs,ablam öyle demisti.Onlardan oldu,o büyülerden diyor da baska bir sey demiyor ablam.Onun icin bütün dünya,anlamını bilmedigi,gizini cözemedigi bir büyüydü.Agabeyim o kızı bıraktı.Ayrılırsam,yasayamam ölürüm diyordu.Ayrıldı.Zorla nisanlandırıldı.Yasadı.Zorla evlendirildi.Ölmedi.Annemin sözünden cıkamam,diyordu.Cıkmadı.Agabeyim o kızı bıraktı.Nisanlandı,evlendi.Hicbir zaman bağışlamadım onu.Birkac yıl sonra gecirdigi bir trafik kazası sonucu onu görmeye gittigimde anladım ki hic bagıslamamısım onu.Ona acımıyordum,o benim icin bir yabancıydı,onu sevdigimden bile kuskuluydum artık.Ağabeyim benim merhamet duygularımı alıp götürmüstü.Onu hasta yatağında öyle caresiz gördügümde bütün bunları düsündüm.Askına,aska,hayata,hayatına ihanet etmisti.Bir seylere kıymıstı.Baskaldırmamıstı.Demek ask yalnızca bir ortam ya da bir uyum sorunuydu.Bunun icin Türk filmlerindeki analar,babalar haklıydılar.Ask acısı birkac ay,bilemedin birkac yıl sürer,sonra da biterdi.Bu da gecerdi.Her sey gecerdi.Hele simdi,hele simdi.Artık iyice tedavülden kalktı aşk.Büyük asklar,soylu duygular,onulmaz yıkımlar yalnızca sarkılarda yasanıyor.Bulundugun ile,calıstıgın ortama,arkadas cevrene,kusatılmıs degerlere,sınırlanmıs yasamlara bağlı.(Ağabeyimin vazgecisinde kendimin ve askın gelecegini görmenin öfkesini yasıyordum.)Bütün bunlara göre birini secmek ve onunla yasamaktan ibaret kaldı ask.
M.M

4 Şubat 2009 Çarşamba

Oyunlar Tehlikeli

Felsefeciler , böyle günlük konularla uğraşsalar ne iyi olurdu, diye düşündü.''Bakkal Rıza'ya Gitmek Meselesi ''üzerinde bir deneme yazmış olsalardı mesela.Bu konudaki bütün ayrıntıları ve mümkün olan bütün çözüm yollarını bana gösterselerdi,belki o zaman daha yüksek meselelere atlamam sağlanırdı.Soyut konularda Bilge'yi bu kadar yalnız bırakmazdım.Durmadan ben ben diye tutturmazdım.Hiç olmazsa ''insan '' ya da '' birisi '' ya da '' herhangi bir varlık diye başlardım söze.Ben kendimi aşmış olurdum da ,sanki dışardan kendime bakıyormuş gibi yaparak daha uzun süreli çözümlerle ilgilenirdim.Sözlerim daha uzun süre dayanırdı.Şimdi günlük ihtiyacı bile zor karşılıyorum.Günlük meselelerimi çözebilseydim, ona yüksek seviyede bir mektup bile yazardım durup dururken.Ölüm kalım meselelerini rüzgarın dağıttığı sözler olmaktan çıkarırdım.
Pijamasının altını katlayarak yavaşça sandalyenin üzerine bıraktı.Bir sigara yaktı.Böyle bir ansiklopedinin olmasına sevinmişti.Herşey bulunmalı diye mırıldandı.Pijama üstünün nasıl katlanacağını insan sevgilisine sorabilir mi?Bu sorunun da karşılığı bulunmalı.Hatta sevdiğiniz kadın pijamayı elinizden alarak '' ver canım ben katlarım '' dediği zaman bu söze üzülüp üzülmemek gerektiği meselesi de bulunmalı.Ansiklopedi dediğin böyle olmalı .Böyle bir diziyi babamda okuyabilirdi, bende okuyabilirdim.Böyle bir ansiklopedi insanları birbirine yaklaştırabilirdi.Bazı maddeleri ben okumazdım; fakat bilirdim ki ,bir yere ilk defa gittiğim zaman artık telaşa kapılmama lüzum yoktur.İlk maddesi , bir yere ilk defa gitmek bölümü .Tamam.Bu eser çok büyük bir boşluğu dolduracak , hayat kadar büyük bir boşluğu .Bir çoklarını kararsızlıktan kurtaracak.Evet hazırlanması uzun zaman alacak fakat bir kere bitince ....

15 Ocak 2009 Perşembe

Selim IŞIK

'' Kötülüğe karşı direnmeyeceksin'' sözünden büyük bir ferahlık duyuyorum.İnsana gerçek hürriyeti bu '' direnmek'' kazandıracak gibi geliyor bana.Yalnız, insan bir saniye bile aklından çıkarmamalı İsa'nın bu sözünü .Yoksa bütün çabalar boşa gider.İnsan bir an için olsun, duygularına kapılıp karşı koymaya başlarsa , benim gibi olur sonunda.Nereye döneceğini kime saldıracağını bilemez.İsa bu gerçeği çok iyi biliyordu; hiç yanılmadı bu konuda.Sorguya çekildiği sırada bir muhafızın attığı tokata biraz sinirlenir gibi oldu ;fakat gene kendini tuttu.Bense sarhoşlar gibi küfrediyorum içimden ( ve dışımdan ) Haksızlığa uğradığımı sandığım zamanlarda göğsüme doğru bir yumruğun beni sıkıştırdığını hissediyorum.Oysa insan yalnız davranışıyla değil içinden de kötülüğe karşı direnmeli;hayatında kötülüğe direnmekten başka yüksek ve güzel şeyler olmalı ki bütün ilgisini bu konuya toplamasın benim gibi . Bütün vaktini bununla kaybetmesin ve sonunda yorulmasın benim gibi.Her nefes alışında bu cümleyi alıp vermeli insan:Kötülüğe karşı direnmeyeceksin....

13 Ocak 2009 Salı

Ne olur albaylarım , biz tarihin kölesi olmayalım; gerekirse dünya tarihini yeni baştan yazalım.Bütün olayların yeni yorumlarını yapalım.Bunun için neyimiz eksik sanki ? Bana kalırsa , gerçek hürriyeti ancak bizler duyabiliriz içimizde; Hüsamettin Bey'in bunca yıllık karısından ayrılmasının bir anlamı olmalı. Bizlere uygun görülen kadere her yerde karşı çıkmalıyız.Küçük oyunlara gelmemek için bu gecekonduya taşındık, büyük oyunlar oynayacağız.Çevremizdeki eşyayı basitleştirdik, sade bir dekor içinde vereceğiz temsillerimizi.Pahalı yaşantıların yüksek soğukluğundan kurtardık kendimizi ; dört renkli ve resimli bir hayatın içindeyiz.İşte hürriyet budur.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Tehlikeli Oyunlar

''Aslında itiraflara çok meraklıyımdır.'' diye konuştu hafif bir sesle.Bir de iç gevezeliğimi duysaydın aziz peder.Başım dönüyor. Nasıl dönüyor? diye sormuştu doktor. Başın duruyorda çevrendeki eşya mı hareket ediyor ? Yoksa sabit bir ortam içinde mi döndüğünü hissediyorsun? Felsefi bir soru. Odanın ortasında ,doktorla birlikte denemişlerdi:Önce eşya durdurularak Hikmet'in başı çevrildi; sonra da eşya...İkiside değil , demişti doktora. Utanmıştı. Bilim de dudak bükmüştü bu baş dönmesine....
Bilge ayağa kalktı: ''Sana bir şey ikram etmedim.'' İçki varmı? '' Ne istersin? Çay? Kahve? Meyva? '' Hayır istemem. '' Kahve'' dedi.''Şimdi geliyorum .'' Kapıya gitti hemen.Beni yalnız bırakma.Bıraktı.Ne bilsin?

10 Ocak 2009 Cumartesi

“Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… Evlerin pencere camları buharlaşmışsa… Odaların içine asılmış çamaşır görürsem… Bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………. İsterim

9 Ocak 2009 Cuma

Bit Palas


"Korku ve kaygı ve kuruntu, 'her şeyin başka türlü olması ihtimalinin dehşeti'nden beslenir... Evham'a gelince, o, 'hiçbir şeyin başka türlü olmaması ihtimalinin dehşeti'nden beslenir."
"...birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan...En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran."
"Aşk iktidarı sever. Bu sebeptendir ki başkalarına ölümüne aşık olabiliriz ama bize ölümüne aşık olanları içten içe küçümser,öteleriz."

BİTTİ O SEVDA
Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
Kaybetti kumarda gözlerim
Kaybetti kumarda gözleri.
Bir koru rüzgârlandı göğüs boşluğumuzda sanki
Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
Yani her soluk alıp verişimizde bizim
Bir mekik gibi kalbin
Bir mekik gibi kalbim
İşleyip durdu bu yitikliği yeniden
Ne kaldı
Farkında mısın bilmem
Gündüzler..
Gündüzler biraz azaldı.