15 Ağustos 2017 Salı

“Neredeydin şimdiye kadar? Bu süre içinde insan ölebilirdi. Öldüğü gün de gazeteye bakmamışsan, öğrenemezdin bile bu acıklı olayı. Aslında ölmüş olmalıydım. Benim durumumda bırakılan biri çoktan ölmüştü simdi. Belki de alçağın biri olmasaydım, kendimi düşündüğüm gibi olsaydım bunu başarırdım. İşte sana ciddi konuşma.” Birden bağırdı: “İnşallah hemen ölürüm!» Bilge, korkuyla sıçradı. Hikmet, onun sesini taklit etti: «Hiç öyle şey olur mu canım?” Bilge’ye parmağını salladı: “Bütün hesaplarınız bu oyuna, dayanıyor.” “Nasıl bir oyun bu?” dedi Bilge korkarak. “Hiçöyleseyolurmucanım oyunu. Simdi de gelmiş benden hesap soruyor.”

8 Ağustos 2017 Salı

 “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. "
Asteroid-B-612 hakkındaki bu açıklamaları sadece büyükler için yapıyorum. Onlar şekillerden hoşlanırlar. Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz,asla en önemli soruları sormazlar. Size arkadaşınızın sesinin nasıl olduğunu, hangi oyunları tercih ettiğini, ya da kelebek koleksiyonu yapıp yapmadığını hiçbir zaman sormazlar. “ Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babası kaç lira kazanıyor? “ gibi şeyler sorarlar. Ancak bunları bildiklerinde onu tanımaya başladıklarını düşünürler. Onlara “ Pembe tuğlalardan yapılmış bir ev gördüm, pencerelerinin kenarında sardunyalar, çatısında güvercinler vardı” diyecek olsanız, böyle bir evi hayal edemezler bile. Onlara “ Yüz bin dolar değerinde bir ev gördüm “ demeniz gerekir. O zaman “ Ah, ne kadar güzel bir ev! “ diyeceklerdir.
Ayrılık Provaları 
olmadım!
dağların sabrına sığındığımdan beri
olduğum yok artık benim.
bulamadım, taş neden yüzünü döndü bana
ne söyleyecekti eğilip baktığım su
rüzgâra kapılmış sağrısı o atın
bana ne dileyecekti?
âh ki durmadım dünyada soluklanmak için.
koyun koyuna uyuduğumuz
tepedeki çimenlikten beri
çok vaadiyle dünyanın
çok gözler gelip geçti canımdan
ama
olmadım!
hepsi birdi sevgilim
nasılsa sonunda hepsi birdi.
II.
filizkıran fırtınasıydı hayatım!
iyi hatırla!
kimin yüzüyle gelmiştin bana
bir begonvil, bir serçe, bir sabah ıslığı
kimin yüzüyle hayatım?
ayrıldığımızda kimdik
şimdi hangi gövdenin içindeyiz
küçük bir çıngırak çalarken sabahları..
bağışla!
bazı zamanlar unutuyorum
yola uzun bakmayı.
bazı şarkılardan geçmeyi örneğin:
famous blue raincoat, zu were, in your room
ya da o kemanlar
bir filmden arta kalan o yara.
nerede battı kadırgam
ben bile hatırlamıyorum, hayatım
bağışla!
V.
elin alnında
otların hışırtısına kulak verdiğimiz
o geceyi unutma.
içinde çok dönmüş
paslı bir anahtarla gelirdi ölüm sana
gözlerin o zamanlar bir dua sessizliğiydi
unutma.
halkalanan bir deftere yazdık o geceyi
harfler belki susar sandık
bütün kelimeler bizi de an der gibi bakıyordu bize
unutma.
kimselere demeden çözdük iplerimizi
unutuş dedik sabaha karşı
dünya uzun bir unutuş
bir meleğin kanatlarını elledik o gece
unutma.
sabahına ela bir ayrılıkla veda ettik..
konuştuklarımız değil
sustuklarımız doğruymuş o gece
unutma.
VI.
gittin!
ki,
senden razıydım
senden razıydım.
VII.
bazen bir musluk sesine bile uyandı gözlerim, bazen hiçbir şeye uyanmadı. senden önce bin cümleye açılan ağzım, senden sonra bir harfe bile uzanmadı. benden sana ne kaldı, bilmedim. bulutun geçti, rüzgârın geçti, yağmurun geçti. bütün gün elimde bir dal parçası; ikiye bölüp durdum toprağı. bir eve döndüm bazen. her gece açık tutulan bir radyo: pink floyd: hey you! bu taşı kaldırmama yardım edecek misin? bazen, oyuklu bir kayaydım. bir sığırcık sürüsü geçmeyegörsün, bakır çalığı bir dağdım bazen. her yangına ateş taşıdım da seni uğurlarken yoluna su döktüm. üç defa öptüm alnından. üç defa geçtim aşk kelimesinden de artık geçmem harfinden dedim. bazen gökyüzüne baktım, bazen toprağa. her taşın gediğinde bilmediğim bir şey aradım. hayattı, çekiyordu, içine istiyordu bazen. gitmedüm. bir eve döndüm bazen. boşluğuna akşamlar silkelenen bir eve. merdiven sayısı değişmeyen bir eve. bütün duvarlarında su sesi işitilen bir eve. topuk sesleriyle konuşan bir eve. açılıp kapanan kapılarıyla bir eve döndüm bazen.
dünyaya sığdım da, bir yatağa sığmadım bazen.
IX.
Dağından ayrı düşmüş bir kurt uluyor.
bir yel esiyor alnımda
saçlarımı karıştıran bir el...
göğsünü karla ovduğum bir kış bitiyor.
görüyor musun:
yıllar önce attığım ok
şimdi düşüyor.
aşk sende
heves bende kaldı
çok seneler geçti
adın hâlâ
bir alaçiçek gibi duruyor,
büyüyor şuramda.
X.
köpekler yalaya yalaya
iyi edebiliyordu yarasını
kurudu dilim
ben edemedim.
tarafe'nin avlusunda
bütün ayrılık sözleri gibi
fazladan bir ses etmeden,
oturdum ağladım
oturdum ağladım.
XI.
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
sargılı kanatlarım duvarlara çarpa çarpa...
XII.
adın geçtiğinde susmasını öğrenecektim güya.
her cama kan üfleyip
ortancaların sabrıyla bakacaktım dünyaya.
sesimi kimin kalbinde düşürdüğümü unutacak
uğrun uğrun giden rüzgâra katılacaktım güya.
olmadı!
sürdükçe zaman
yemin düşürdüğüm kelimeler de
döndü sırtını bana.
sesimde hüzün evleri
dudaklarımda kuyu:
bir kayaya yaslanıp
boz bulanık bir sudan içtim:
ölüm içtim
ölüm içtim
ölüm içtim
yarıldı dünya
duymadın mı sevgilim?
XIV.
tutunduğum zifir sonuna kadar yandı gittiğin gece
yedi tas su içtim bir divandan
kefenlenen sözler çıkardım başkasının risalesinden
yılan çeşmesinde rumî bir rivayetle yıkadım yüzümü.
sen başkasının ateşine gittiğin günden beri
bağdatlı ruhi gibi bağırdım her gece:
künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur
duydun mu,
bazı gazellerin kahrıyla büyüdü
içimdeki çukur.
XV.
benim ördüğüm saçı başkası çözdü dedim. alaca akşamda
hevesim vardı, yolumda bir kaya duruyor dedim. artık götür
bu şakayık selini. bir kürt baladına kar yağıyor her gece: evdal,
dedim: evdal, daha incit kendini, daha incit dedim. yıldırım
düşür her gecene. ki, kalbini bir gülle değişmeye alıştın sen
dedim. bir yüzüm yaz, bir yüzüm ayaz. olmamıştı meyvem,
ham kopardın dedim. sende dolaşan çöl beni de aldı içine,
talibin unutma dedim. rüzgârın getirdiğini rüzgâr götürüyor.
on yıl önce tanrım öldür dedim. neden hâlâ bir inip bir çıkıyor
göğsüm, kaldıysa akıt zehrini dedim. biliyordun: düşecektim.
biliyordun: olmayacaktım. biliyordun: da neden vurdun
nefesin nefesime dedim. bağışla dedin. parmağını şeyh gâlip’in bir
gazeline koyup bittü dedin.
XVIII.
yedi kat göğün yetimiydin göğsümde,
yol kokusu başın
şimdi kimin sesinde uyuyor?
kimin ırmağındasın şimdi
o dağdan bu ovaya sürdüğün at
şimdi kimin ağacına bağlı?
yeşerdi mi tarlan
acı kök tadın aldın mı dünyadan?
bir avlunun karanlığından bakıp
her aşk kusur soyundandır
dedin mi her kapıda?
yarık içinde tırmandığın dut dalı
sana da verdi mi yemişin?
herkesten bir taş eksiltirken
ördün mü duvarın?
onca aşk geçtin,
hani ne var heybende?
her seferinde başka bir kapıdan
topuklarken ayrılığın atını
dinmek bildi mi içindeki sahra sesi?
onca yıl
veda ovasını gezip durdun da
gördün mü merhamet tepesini?
XXI.
senden kopan taş kapattı kuyumu
o harlı bahçede
ne yandım, ne söndüm.
sınırım oldun
sırrım oldun
gelip bana kurdu çadırını iki dağ:
sen ilmek ilmek eksilirken
ben yunus oldum.
kırıldı tenimdeki testi
damlada umman arayan hafız oldum.
XXIII.
ne gerek vardıyıllarla tartmaya
yüzüme ışık tutmaya bir vadide
o boşluk kokan aynalarda
hesap susmaya
ne gerek vardı?
aramızda akıp giden
ipince bir aşk
bizi yetiştiremedi bir cisme.
sonu gelmeyen bir avda
kaybolduk sonunda..
sen kimin kayığıyla vardın karşıya
ben kime kaldım,
bilmedik.
yaş aldık
ömür geçtik
kaç kasırga gelip geçti aramızdan,
ödeşmedik mi hâlâ?
XXVII.
adını bilmediğim bir kuşun suya batıp çıkan gagası. akasya ağacının altında uyuklayan bir adam. ellerini rüzgâra uçak yapan bir çocuk. gün akşam olunca etekliğini taşlara yayıp oturan bir kadın. yamaçtan aşağı yuvarlanan bir çakıl taşı mesela: yamaçtan aşağı kayan çocuklar... yok yere saklanmış bir fıkra diyelim ya da. leyleklerin sadakati üzerine gazeteden koparıp saklanmış bir haber. döne dolaşa dinlenmiş, beraber söylenmeyi beklenmiş bir şarkı: du/ du hast/ du hast mich. büyüsü bozulmasın diye adını yazmadığım çok ağlanmış bir film ya da… sırt ağrılarını dindiren bir ilaç. bazı atların neden ağladığına dair önemli bir bilgi. gelip bende duran bazı kelimeler mesela: du/ du hast/ du hast mich… karşıdaki balkonda her gece gizli gizli sigara içen bir kız. üst katta çaylarını yudumlayan bir anne ile baba. bir elimde kahve fincanı. kırık kolumun sargılarında senden bir işaret ya da… kiraz küpeli fotoğrafın duvarda duruyor: banabakmakta banabakmakta banabakmaktahâlâ: du hast mich. sokaktan geçen köpekler, sokaktan geçen yağmurlar, sokaktan geçen sirenler arasında, hiç geçmeyecek sanılan geceler mesela. senin adınla çağrılmış, senin yâdınla susulmuş aşklar ya da… biriktirdim hepsini. kar topladım. çığım bu yüzden kopuyor. çığlığım bu yüzden kapkara.
zaman olur
başka şeyler de anlatırım sana.
ama şimdilik:
can ile ten
cam ile taş
gibi kelimeler dönüyor ağzımda.
XXIX.
bir gün dön,
gel al emanetini.
bir çakıl taşıyım ben hâlâ
nehir boylarında
nehir boylarında.
XL.
bir ayrılık divanı boyınca
dövüp durduğum bu demir,
dilimdeki bu çatal:
-hem benüm diyen
hem du diye seslenen-
bu hafız ile yıldız,
daha en başından biliyordu:
karacaoğlan gibi
bütün kelimelerle tüterken ardından
söylenip duracaktım bu ovada:
göğsün cennet, koynun uçmağ dediler
âh ki
doymadan kalktım sofrandan!
XLV.
kapkara bir nehir oldum yollarında.
sonunda gidip
bir çöle döküldüm.
söndü yıldızım senden sonra.
odalardan odalara geçtim geceleri
yataklardan yataklara..
senin nefesinle üfledim
canımdaki sûr'a.
kıyamet
kıyamet
kıyamete kadar
kimseye çözmedim
çözmem artık gömleğim!
XLVI.
götürdün tozlarımı
götürdün tozlarımı
götürdün..
esrâr dede gibi inanmıştım sana.
XLVII.
vakti vardırmak sıram geldikçe
hep zifir bildim bahçemi.
herkes bir defa yanar ateşi avuçlarken
artık istesemde dönemem
o serin geceyi.
o büyülü aynada ki herkes kendisiyle sınanır
yıllar bir harfle gurbet düşürdü beni
şimdi ellerimde mor kelebek ölüleri.
tütmeyen ocak
boşalan kandil
yani kubbelerde bir sala sesi:
denize dokunsam dönemem suyu geri.
yıllar.. sade yıllar..
bu yaşımda da gel gör beni.
gel sen kapa gözlerimi!
Kemal Varol

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Görüyorsun ki biz her hesaplaşmayı içki masalarına erteleyen bir toplumuz. Zayıf anlarımızda içtenleşiyoruz çünkü. Güçsüz, yenik anlarımızda. Görüyorsun ya içtenliğimiz bile yenikliğimize bağlı.

2 Ağustos 2017 Çarşamba



Kanaviçe Kırları

O benim gülüşümdür dibinde oturduğun
Uzaktan türkü çığır serin tutsun gölgemi
Gün döndü gömleğini kaptığı gibi güneş
Yorgunluk, yüreğinden uçmak geçen bir gemi.

Gözlerine değmeden eğilip geçiyorum
Ellerinden tuttuğum yerden başlıyor bahar
Beyaz susuş teninde kanaviçe kırları
Kimseye söylemeyin, bunun da öncesi var.

Bir başına kuğuydu suyu hatme oturmuş
İncelen dal ucuna bel veren bir patika
Salıvermiş kendini saçlarından aşağıya
Ne de tez döndü dünya, ne çabuk bir afrika.

O gün bugündür böyle adından taşan meyve
Lügatte yer bulamaz taşın üstünde göynür
Der ki içimden bir ses, sen hep öyle yalın kal
Yol ne kadar çekse de durduk yerde ölünür.

28 Temmuz 2017 Cuma

Birbirimizi seviyor ya da önemsiyor ; zeki,  kültürlü ya da duyarlı bulabiliyor olabilirdik.Aşksız sevgiler aşksız dostluklar alışkanlığın gücüyle kendimizi sürüyüp götürüyordu elbet. Ama  merhamet ?Aklımıza bir duygu olarak bile gelemeyecek kadar uzaklaşmıştı bizden .Merhamet duygusu neredeyse  bizden habersiz "yitirilenler" hanesine yazmıştı kendini.Uzun aralardan sonra diyelim yeniden bir Dostoyevski romanı okuduğumuzda anlıyorduk ya da hatırlıyorduk ilişkilerimizde eksik olan o derin şeyi.Merhameti...

27 Temmuz 2017 Perşembe

Herkes, herkesin pençelenebilecek yerini çok iyi biliyor. Bu yüzden herkes birbiriyle kılıçlı kalkanlı bir arkadaşlık kurmuş. Her dostluk bir cenge dönüşebiliyor. Her an dövüşe hazır bekleyen bir gerilimi yaşıyor bütün dostluklar, birliktelikler, ilişkiler. Herkes istediği anda ötekinin hayatından çıkıp gidebilir. Hiçbir şey değişmez. Kimse kimsenin hayatında sarsıcı bir yer kaplamamış.
Herkes birbirini yaralı seviyor.
Yaralıyken seviyor...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

"Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış, acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış.... Aslında ne tenha bir yer burası. Bir söz, bir hakikat bütün dünyayı, milyarları dolaşıyor da ne bir sahip, ne bir göğüs kafesi buluyor sığınıp saklanacak... Bunca doğan, söylenen ıssızlığını ve yalnızlığını alamıyor toprağın, kabirler de, ah kabirler de olmasa, dünyanın tutunacak tek taşı da olmasa daha da kayardı her şey muhtemelen."

21 Temmuz 2017 Cuma

Meymenet Sokağı-Turgut Uyar


bana köfteler hazırlayın salatalar hazırlayın bir de pencere
oturup umutla bir şeyler unutayım
siyah şarabın tadını bilirim orman gibi
siyah şarap siyah üzümlerden yapılır kokulu mahzenlerde
durdum bunları söylerim alışamadım
küçük küçük muştular üçüncü kat korkmadan aşk
en uzakta körler vardır aşk olsun derim onlara
tutarlar güneş ışığını maviye boyarlar yahut mora
gönendiklerini mi söylesem mutsuzluklarını mı
kalkalım meymenet sokağı'na varalım vaktidir

dört adam meymenet sokağı'nda durup bir eve baktılar
durdum ben de baktım ahşap bir evdi
istesek bakmazdık düşünün ama istedik baktık
kararmış tahtalarda yerleşmiş mutluluklar gördük
o bildiğimiz eskimiş güneşten dipdiri ışıklar
bir de kız gördük on altısında sevilmeyi özler
meymenet sokağı eğri büğrüydü ama loştu
görseniz loştu
meymenet sokağı'nın tadını hep bilirim ama gidemem
oturur dosya düzenlerim akşama kadar
daracık boş zamanlarımda durup sokakları düşünürüm
deniz kıyılarına inen ufak tefek sokakları
doksaniki dosya düzenlerim başlarım yeryüzünü sevmeye
alışmadığım şeyleri sevmeye çabalarım
bir vakit var yeşille beş buçuk arasında
evrenin sevişmek için yorulduğu yumuşadığı isteklendiği
ellerim kollarım sevinir ben sevinirim sokaklarda
durmaz yaşarım koyu koyu
dünyada meymenet sokağı var başka sokaklar var hep sokaklar

sokakları gerinerek sevmeye başlamaklar
ağaçlarla şaraplarla ben varım
en uzaktaki körler var aşk olsun onlara
daha ellialtı dosya var düzenliyeceğim
gökyüzünün kalkıp dudaklarıma bir değmesi var
oysa kapılar var duvarlar var perdeler var

bir bıraksalar
sonra başka şeyleri özlemeye...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Tahattur


Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
Orhan Veli Kanık

Mahallemdeki Akşamlar


Kımıldanır mahallemin daralan ruhu
Basma perdelerimde gün batarken
Atıp saatler süren uykusunu
Odama uzanır akasyam pencereden
Kırmızı uzak damlarda bir serinleme
Uyanır gündüz uykusundan evler
Kapılarda işleri ellerinde
Kadınlar giyinip kocalarını bekler
İyi insanların ruhudur yakınlaşır
Takunya sesleri gelir evlerden
Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır
Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden
Her şeyin geliş saatidir akşam
Mahallede ömürler akşamüstü başlar
Hepsi burda buluşmaya gelir akşam
Başka dünyalardan ayaklar, başlar..
GİDİŞİNİ ANLATIYORUM

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını, gözlerini, ellerini
Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
İnsan insan bakan gözbebeklerin
Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

Ne gelirse onlardan gelir bana
Çalışma gücü yaşama direnci
Mutluluk gibi kazanılması zor
Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum
Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

16 Temmuz 2017 Pazar

SOKAK

İnsanlar geçiyor sokaklardan
Kendi ölüleri omuzlarında
Bir hayat nefes nefese, orman orman
İnsanlar geçiyor sokaklardan
Sevgiler taşmış, merhametler taş
Buram buram tütüyoruz taştan topraktan.

Cahit IRGAT

9 Mart 2017 Perşembe

“Ne kadar saklasam elbette açılır, görünür.
Bu ateş, gönül dağına basılan pamuğun içinde gizli kalamaz.”

-Şeyh Galip,
Hüsn ü Aşk'tan.

8 Mart 2017 Çarşamba



Kazanabileceğim bu oyunu oynamak istemedim.
Ben de bağlayabilirdim seni, gücünden özgürlüğünden, mutluluğundan yoksun bırakabilirdim; o korktuğun, o aradığın acılı kaygıyı ben de uyandırabilirdim içinde. İstemedim.
Seni hiçbir kurnazlığa başvurmadan sevmek, göğüs göğüse çarpışmak istedim.
Silahları sen bana kendi elinle verirken, hiçbir savunmaya başvurmadan bıraktım kendimi sana. İyi ettiğimi sanıyorum.
Bana öyle geliyor ki sevgililer arasındaki bu amansız savaştan daha büyük bir şeydir aşk.
Sevdiğimizi açıkça söylememiz, gene de sevilmemiz olanaklı olmalı.

Evrenimdin benim.
Bunu sana göstermek, bunu sana duyurmak belki de önemsizce bir şeydi.
Ne çıkardı?
Ben sana karşı akıllı bir politika gütmek istemiyordum ki, sevgilim.
Yapmacığa kaçamazdım, önlemci olamazdım.
Seni seviyordum.

İKLİMLER / André MAUROIS*

10 Şubat 2017 Cuma

“İnsanlar böyle yapıyordu. İşe giriyor, elleri para tutuyor, sonra evleniyorlardı. Çocuk yapıyor, büyütüyor, bu arada yaşlanıyorlardı. Bütün bunlar olup biterken geçen zamana da hayat deniyordu. Böyle bir ruh hali içerisindeyken önce işe girdi, peşinden de Yasemin’le evlenmeye karar verdiler. Herkesin yaptığını yapmaya karar vermek, karar vermek midir?”


“Keskin kırıklar vardı hayat çizgisinde. Sağ elini direksiyondan çekip avucunun içine bakıyor. Sahiden de kırıldığı her noktada beceriksizce kaynamışa benziyor. Aşk böyle bir şey, diye düşünüyor, dağınıklıkları topluyor, kırıklarını alıyor hayatın, çekidüzen veriyor, bir süreliğine de olsa. Nereden biliyor ki aşkın ne olduğunu? Yokluğundan!”

"İnsan ömrünü kendine bir benlik, kişilik oluşturmakla geçiriyor, sonra gün geliyor önündeki en büyük engelin bunlar olduğunu fark ediyor."


"Her zaman rahatsızlık değildir insana olmayacak şeyler söyleten, bazen de ansızın rahatlayınca boşalır zemberekler."


“Bir insan bir insana sevdiğini söyleyemiyorsa, söylemeyi aklından bile geçiremiyorsa, aklından geçirmesi teklif dahi edilemez diye kurallar, kaideler konmuş, bunlara sıkı sıkıya riayet ediliyorsa, burası dünya olamaz; olsa olsa posasıdır, canı, öz suyu alındıktan sonra kalandır.”

"Lüzumsuz yere ne kadar önemsiyoruz kendimizi, duygularımızı açıklamıyor, diplomatik demeçler veriyoruz her seferinde; sözlerimizle haklar kazanılıp gasp edilecek, ülkeler, sınırlar değişecekmiş gibi. Bizi yıllar sonra da haklı çıkaracağını umduğumuz laflar geveliyoruz ağzımızda. Zamana hakim olacağımızı sanıyoruz böyle yapınca; ellerimizin arasındaki yegane zaman kayıp gidiyor; görmüyoruz."


"Sevinmeyi öğrenmemiş olanlar üzülemiyorlar da. Dehşet duyuyorlar ancak. Canlanacak gibiyken, büyüsü ya da duası tutmamış tahta bir oyuncağın kalakalmışlığı, olmamışlık, olamamışlık - başka bir seferin imkansızlığı. Üzülmek de akış istiyor sevinmek gibi. Bu yüzden hep sarhoş olmalı. En azından bir kımıltıdır." 
“Bir insan yaşamaktan vazgeçtiğinde bunun asla açıklaması yoktur. Işık yerine karanlığı seçtiğinde. Bunu bir çünküyle açıklamak mümkün değildir, daha doğrusu tek bir nedeni vardır: yaşama ağrısı. Kırılganlık.”
“İmkansız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir.”
Ferzan Özpetek

3 Şubat 2017 Cuma

MEKTUPLARIN BÜYÜLÜ BİR AYNA

Kendimi bir mektupta seyrettim.
Büyülü bir ayna idi bu….
Senin Cemil'in.
Bu aynada ikimiz vardık.
Eriyen, dağılan, kaynaşan ikimiz.
Abelard ve Heloise'i hatırladım.
Türkçe'nin musikisini senin sesinde tattım.
Parçam olmasan kıskanırdım seni.
Kelimeler benim ülkem.
Kelimeler içine gönlümü doldurduğum birer kadeh.
Kelimeler benim kölemdiler.
Ama onlar da kıskanç.
Ben artık kelimelerde değil,sende yaşamak istiyorum.
Kelimelerin dışında yaşamak.
Sen kelimelerden de güzelsin.
Ve kelimeler senin dudaklarında güzel.
Onları da senin emrine veriyorum.
İlk defa, ilk defa çırılçıplağım.
Kalbim kansız bir kılıç.
Bütün zırhlarımdan soyundum
.İlk defa Tanrı'nın içinde kaybolan bütün mistikleri anlıyorum.
Biz alevden iki ırmak gibi birbirimize karıştık.
Daha yanacağız sevgilim benim.
Ruhlaşıncaya kadar yanacağız.
Gafletimizin cezası.
Biz elest
bezminde birbirimizindik.
İlk merhabadan sonra benim olmalıydın.
Kanunlardan bize ne idi.
Rüsvalığı göze almayan sevmemeli.
Rüsvalık yani kendine saygı…
Yani bütünüyle, kalbiyle, kafasıyla yaşamak ve milyonlarca domuza zirveden acıyarak bakmak.
Eflatun'un mağarasını bilirsin.
İnsanlar karanlık bir mağaraya zincirli,sırtları kapıya dönük ve duvarda gölgeler.
Aşk bu zinciri kıran büyü.
Mağaradakiler öylesine alışmış ki karanlığa,kurtulanları küfürleri ile kovarlar.
Sen yanımda olsan fetihten fetihe koşardım.
Şimdi yalnız seni düşünüyorum ve dudaklarımdan tek cümle dökülüyor, ölünceye kadar bu tek cümledeyim ben:seni seviyorum,canım benim,kirinle,pasınla,ıstırabınla,kırkbeş yaşınla seviyorum.
Gönlümün bahçesinde boylu boyuna kendimi seyrettiğim büyülü bir kaynaksın sen, içimdesin. Teneffüs ettiğim havasın.
Mektuplarımı kıskandığım oluyor.
Dudakların okşayacak onları.
Evet onlarda ben varım.
Ama bütünüm yok.
Kelimeleri kıskanıyorum.
Yalnız seninle konuşurken yaşıyorum.
Daima senin.
Daima senin.
Daima seninle,daima senin için…

CEMİL MERİÇ - LAMİA HANIM'A…

30 Ocak 2017 Pazartesi

Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın. Bir "ile" koy aramıza bizi birbirimize bağlasın.

"Lakin oruçlu olduğunu unutup suya kanmak gibi değil, kanatları olmadığını unutup da kendini uçuruma bırakmak gibi bir unutmaktı bu."

Nazan Bekiroğlu

23 Ocak 2017 Pazartesi

Seni gördüm düşümde bu sabah gene. Yan yana oturuyoruz... Sen itiyorsun beni, ama kızmadan; gülerek. Üzülüyorum, ittiğin için değil, seni itmeye zorla-, yan davranışıma üzülüyorum. Sızlanmayan, yakınmayan herhangi bir kadına davranır gibi davranıyorum sana; sessizliğinin ardındaki sesi -hem de bana seslenen sesi- duymadığıma üzülüyorum. Duyamadım mı dersin? Duymuş da olsam, karşılık veremedim ya! İlk düşümden daha bitik, daha kötü ayrıldım yanından. Bir yerde okumuş olacağım, bir benzetiş geldi şimdi usuma: "Ateşten örülmüş uzun yalımlardır sevgilim, dolaşır yeryüzünü, sarar beni. Ama sardıklarını değil, görmesini bilenleri sürükler ardından..." Senin (Adımı da yitirdim! Küçüle küçük "Senin" kaldı yalnız.)
Koca deniz, dibindeki küçücük taşı nasıl severse, benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse, o küçük taş ben olurum bir gün), yeryüzünü de seviyorum demektir, sol omzunu da, hayır sağ omzundu önce, canım isteyince öperim
Yazılmaması gerekeni yazmaya, anlatılması zor olanı anlatmaya çabalıyorum; içimde duyduğum, kanıma işlemiş olan şeyler açıklanabilir mi?
Sözgelişi odandaki, o her zaman seni görebilen mutlu dolap olsam, ne iyi olurdu: Seyrederdim seni, koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatışını ya da uykuya dalışını. Neden mi değilim?

22 Ocak 2017 Pazar

"Trifon toprağı sevmez; ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı. Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısı ile dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı."

16 Ocak 2017 Pazartesi

"Ben senin koruyucunum sevgilim. Ben senin gözlerini ufka dikmiş gözcünüm. Belli belirsiz bir toz bulutu gördüğümde ya da bir gölgenin uzayıp kısalarak yer değiştirdiğini; atların nallarıyla toprağı sarstığını hissettiğimde, düşmanların yaklaştığını, tehlikenin yakın olduğunu haber veririm sana, çünkü çok zor kurduk biz seninle dünyamızı. Ama morsalkımların açtığını da haber verebilirim, mandalinaların çıktığını ve Reha Erdem'in yeni filminin sinemalara geldiğini de. Hemen iki bilet alalım. Sayımız hızla azalıyor sevgilim."

15 Ocak 2017 Pazar

"bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir. peki ama sevmek için ne gerekir? işte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz. biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz. bir başkası çıkar, çocukluğundan beri bir gülümsemenin dudaklardan, yüzden nasıl silindiğini takip ettiğini söyler, seversiniz. bütün çocukların okuldan koşarak çıktığını fark edip etmediğini sorduğunuzda, 'evet, üstelik kışın, paltolarını giymeden yalnızca kapşonlarını başlarına geçirip öyle koşarlar.' yanıtını veren genç bir kadını, güzel domates kesen orta yaşlı bir adamı, oktay rifat'ın 'bir uykuda' şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini, kızının saçlarını tarayan bir babayı, 'bal kavanozu' diyemeyip 'bal kavanözü' diyen bir anneyi, herkesi, herkesi sevebilirsiniz. insan sevilecek bir canlıdır. gezegenimizdeki en güzel şeydir."

veciz sözler-barış bıçakçı
bir uykuda buldum onu. otların
yeşilinde duruyordu.
çocuk yüzü gibi az ve acıklı
küçük alabildiğine,
eskimiş bir yerime bakıyordu,
bir kırlangıç, cıvıltılı,
sürtünerek üstünden geçiyordu.
sevdim ne türlü, ağladım!
sonra ötekiler gibi kayboldu.

4 Ocak 2017 Çarşamba



Biliyorum sana giden yollar kapalı
üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni


Ne kadar yakından ve arada uçurum;
insanlar, evler, aramızda duvarlar gibi


Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
yanlız seni, yanlız senin gözlerini


Sen bayan nihayet, sen ölümüm kalımım
ben artık adam olmam bu derde düşeli


Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki


Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği



Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki


Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini


Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri



Raslaşmamak için elimden geleni yaparım
bu böyle pek de kolay değil gerçi...


Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
bunun verdiği mutluluk da az değil ki


Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki


İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:


Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
yalvarırım onu okuma carşamba günleri

29 Aralık 2016 Perşembe

 Ah ne olurdu her şeyi tamam hatırlasaydı! İnsanın ilk evliliği bir kere olurdu. Kimler gelmişti? Defteri nasıl imzalamıştı? Bu kadar heyecanlanacak ne vardı? Sonunda sadece hatıralar kalmayacak mıydı? Yoksa her şey unutulacak mıydı? Öyleyse bu işkencelere katlanmanın ne gereği vardı? Ah ah ah ahtı.

24 Aralık 2016 Cumartesi

eskiden yeterdim kendime
artardim bile
simdi ne yapsam nafile
ve
kim demis 'can eskimez' diye
bu can tedirgin tende
can da eskimis
ben de
Gelmiş Bulundum / Edip Cansever

Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.


Akdeniz Salgını / Edip Cansever

halikarnas balıkçısı'na

I
Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz

Bir açık deniz

Bakınca hiçbir şey göremediğin

Gözlerini duyduğun yalnız




Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.







II
Denedin ki oralarda zaman olmayı

Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen

Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi

Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden




Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu

Diri bir sabahın eylülüsün birden

Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu

Tırnakların dibine batar durup dururken

Acılardan bir acının geri tepmesidir

Sızar yüreğinden sevinç olarak

Yani eylülden




Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın

Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.







III
Omurgasını kırmış bir balık yatar

Seninle denizin üstünde

Öpülmüş bir dudak gibi




Derinlerden derinlerdedir yüreğinse

Okşar gizli gizli deniz kızlarını

Dondurulmuş güneşlerin içinde

Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.







IV
Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin

Üstü uçaklı zarflara

Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin

Kenarındakikartlara

Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin

Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya




Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi

Vurursun vurursun kapılara onunla

Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı

Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.







V
İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman

Tam o zaman bir sonbahar düğümü

Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü

Seni sürekli kılan

Tam o zaman

Bir limonluk hüznün olsun kal orda

Her gün kendi kendinin oğlusun

Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için

Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi

Soyulmuş elma kabukları gibi

Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi




Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan

Yokluğa doğru yükselerek

Çorbanı karmak için

Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek

Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın




Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız

Yeni bir dil olacak yarın.







VI
Uğurladık bir sabah seni

Söz vermiştin geri döneceğine

Anladık bakınca aldandığımızı

Gerilerde küçük

Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine




Ötelerde, ama çok ötelerde

Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz

Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.


“Kelimeler! Yalnızca kelimeler! Nasıl da korkunçlar! Nasıl şeffaf, canlı ve zalim! İnsan onlardan kaçamaz. Bununla birlikte nasıl etkili bir büyüleri vardı! Şekli olmayan şeylere esnek bir şekil verme becerisine sahiptiler sanki, sanki kendilerine has bir ezgileri vardı, saz gibi, keman gibi,tatlı! Yalnızca kelimeler, kelimelerden daha gerçek ne vardı?”

Oscar Wilde / Dorian Gray'in Portres

23 Aralık 2016 Cuma

İlk gençliğinde, bu sokaklarda çok dolaşmış, bazen bir türlü içeri giremeyerek dönüp gitmiştir. Bazen de, bu ve bunun gibi salonlarda saatlerce oturarak, onu anlayacak duygulu bir kalbi boş yere beklemiştir. İkinci gelişinde, bu sokak zafer taklarıyla donatılacaktır. Bütün kapılar defne dallarıyla süslenecektir.
Aceleden şaşırıyorum. Beklemesini bilmiyorum.

22 Aralık 2016 Perşembe

Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yarânı bile.”


Tanrı'nın ruhu canında, emaneti sırtında, kalemi elimde, adların hikmeti, "Veda" bilgisi gönül levhamda, kainat karşımda rukûda, melekler ayaklarımın dibinde secdede ve ben Tanrı'nın melekûtunda özgür ve taslaklar denizinin kıyısında, tanrısal kudretin gölgesi üzerimde, Cebrail'in yumuşak kanatları ayaklarımın altına şefkatle serilmiş... Fakat lezzetleri tek başına tatmak ne acı ve güzellikleri yalnız başına görmek ne çirkin ve tek başına mutlu olmak ne çileli bir mutsuzluktur!


Cennette yalnız olmak, çölde olmaktan daha zordur. Baharda yüzüne çarpan her esinti, kafanda yalnızlığın hatırasını uyandırır. Her kırmızı gül, kalbini ateş gibi dağlar. Güneşle yağmurun birbirine karıştığı günlerde, gökten yıldız yağdığı ve çölün sesin kalbine bir çağrıyı tekrarladığı çöl gecelerinde, sahranın göğsünde kanlı ufka bakarken ve yalnız bir yolcu tanyeri ağarırken tren kompartımanından yeni yılı karşılarken, her zamankinden daha çok ve her yerdekinden daha çetin hissederim ki tabiatın bu büyük "mesnevi"sinde yarım kalmış bir "mısra"yız. Var oluşumuz, bir "beyit" olmayı beklemektir.


Ali Şeriati (Çöle İniş (Hubut - Kevir), s. 35)

18 Aralık 2016 Pazar

3225. Eğer o yaraya pîr merhem korsa o zaman derdin iyileşir, feryat ve figanın kesilir. Yara sahibi, merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ışığı vurmuştur. Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de kendi kendime iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!
3050. Mademki beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu. Tanrı’dan başka her şey fânidir. Mademki onun zatında fâni değilsin, varlık arama! Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fânidir” cezası yoktur. Çünkü o “İllâ” dadır, “Lâ” dan geçmiştir. “İllâ” da fâni olmaz. 3055. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “lâ” makamında dolaşıp durur.
1780. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikâyetçi değilim, hikâye etmekteyim. Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına gülmekteyim. Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında eşiğim. Mâna âleminde baş köşe nerede, eşik nerede? Sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede?
110. Âşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Tanrı sırlarının usturlâbıdır. Âşıklık, ister o cihetten olsun, ister bu cihetten... âkıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar, âciz kalır

15 Aralık 2016 Perşembe

Mesut hayallere dalmış görünüyorsunuz Hikmet bey.Şerefinize içebilir miyim? Ortada bir şeref meselesi varsa hepimiz içelim.

22 Kasım 2016 Salı

Beni hiç anlamayacaktı. Olsun, varsın anlamasın. Anlasa beğenmezdi zaten, kim anladığına bir kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. Buna da talip değilim. Üstelik daha açığı şu ki hem anlamayacak hem küçümseyecek, küçümseyebilmesi anlayabildiği zehabını ona verecek. Dünya bir ahmağı daha kazanıp ekini belli etmemenin tadına varacak, dünya Sadullah Efendi'nin izansızlığıyla, her şeyin aynı kalışıyla şöyle bir gerneşecek ve diyecek ki "Oh dünya varmış." Dünya olmasın, ne kaybederiz ki?
Eksiklik duymayan tamlığı nerden bulacaktı?
Sabahleyin gece koyun olup kesilmiş de sabahına tekrar kuzu olarak doğmuşum gibi uyandım. Beni kesene de, kesilme sebebime de, son an da gözümün önünde parlayan bıçağa da, yan devrildiğimde baktığım ve yalnız mıyım değil miyim anlayamadığım gökyüzüne de, hiç üzerime eğilip bu hali örtmeye, dallarıyla kasabı kırbaçlamaya çalışmayan, sadece üstümde uzanan ağaçlara da bir hıncım yoktu. Dedim ya bir kuzu olarak uyanmıştım. Ağzıma bir yeşillik koyup hafiften de sarkıtasım geldi. Keşke kat kat yünlerinin arası bitlerle dolu ama bununla dertlenmeyen melül bakışlı bir koyun annem olsaydı da hangimiz daha safız bilemeseydik.
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammüle etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve "Neyse rüyaymış," demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık.
“İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp ‘Bu herhalde benim…’ der. Bu dert de ona yeter.”
Bana derler ki "Veren el, alan elden hayırlıdır." Bende derim ki "Elin vergisi canın sevgisi."
Bana derler ki "Verilenler, günahları örter, perdeler." Bende derim ki "Örtülüp, perdelenecek şeyleri azaltmak daha iyi değil mi?"
Bana derler ki "Verenin malı artar." Bende derim ki "Malım artsın diye vermek, vermek midir, almaya hazırlık mı?"
Bana derler ki "Öyle bir ver ki, sağ elin verdiğini sol elin görmesin, bilmesin." Bende derim ki "Peki bu sağ elleriniz nasıl bu kadar meşhur oldu?"
Bana derler ki "Az sadaka çok kaza bela savar." Bende derim ki "Çoğunu verip gelecektekiler de dahil hepsini birden savuşturmak daha iyi değil mi o zaman?"
Bana derler ki "Olmayanı verdiğinle sevindirmek mevcudunun zekatıdır." Bende derim ki "Olmayan-olmayan-olmaya sen-verip de sevindiren-olmaya ne çabuk, ne kolaylıkla alışmışsınız. Rolleri değiştirmek, biraz da sen alıp da sevinen olmak ister misin?"
Bana derler ki "Biz, bize verilenlerle böyle olduk." Bende derim ki "Sizin gibi olmamak için her şeyimi vermeye de, hiçbir şeyimi vermemeye de ahdettim."

18 Kasım 2016 Cuma



Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı?

Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak?

17 Kasım 2016 Perşembe

Ben ne yazdım, sen ne fehm eyledin, garib efsanedir.
 Muallim Nâcî
AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
 gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
  o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
 çalgılar susar heves kalmaz
  şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
 çünkü fena kırmızıdır
  kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
 karakollar taranır
  yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
 her ölen pişman ölür
  hep yanlış anlaşılmıştır
   hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
 direkler çatırdar yalnızlıktan
  sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
 kaf dağı'nın ardındaki
  ne selam artık ne sabah
   kimseler bilmez nerdeler
    namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
 kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
 çeşmelerden akar sinan
  an gelir
   -lâ ilâhe illallah-
    kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
 şairler dolaşır saf saf
  tenhalarında şiir söyleyerek
   kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
 saatli bir bombadır patlar
  an gelir
   Attila ölür





Attila İLHAN

16 Ekim 2016 Pazar



DÜN, BUGÜN, YARIN

When I was a little child ,

Bir yokluktu Ankara.

Apres moi dull and wild

Town ne oldu, que sera?

İTHAF ve MUKADDİME

King Soloman Speare'di adının İncilcesi

Süleyman Kargı dosttur Türkçeye tercümesi

Hamlet için Horatio neyse öyleydi bana.

Kıbrıs dolaylarından göçmüş anavatana.

Yıkık bir sur üstüne büyük, cesur ve mağrur.

Saplanmış bayrak gibi Ankara'da oturur.


Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu, amansız.

Sabırsız ve olumsuz, yaşantıda cansız

Sanılırdı; gerçekti, hayır gerçek değildi.

Tutunamayanların tarihine eğildi.

Kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu

Kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu.


BİRİNCİ ŞARKI

Dokuz yüz otuz altı. Tarih düşüldü. Niçin?

Doğumu önemlidir - yani kendisi için.

Buruşuk yüzler, bezler arasında bir canlı

Başpamağını emdi (yıkanmamış ve kanlı)

Cahildi, ne bilsin libidonun adını

Duymuştu belki belki aşkın kokusunu, tadını

Sonradan uzun olan yumuk parmaklarında.


İlk resminde beyazdı kundağı gibi yüzü.

Bir taşra konağında yaşadı ilk gündüzü.

Büyükanne, Osmanlı sabrıyla ağır ağır

Salıyor beşigini. Dede bunak ve sağır.

Gelin ürkek ve şaşkın, dede doksanı aşkın,

Gözlerinde kalmamış hiçbiri aşkın.

Ne zaman yemeğini yedigini bilmiyor.

gördügü karısı mı gelini mi bilmiyor.


Asırlık ayakları, evde bir hastalıktı

Geceleri dolaşan. Dalgın karnı acıktı;

Kalktı yer yatagından, iki ayaklı hüzün.

Selim'in beşigine uğradı, beyaz tülün

Altında yatan teni okşadı. Titrek elin

Tuttuğu son canlıydı. Snaki, " Mutfağa gelin!"

Diyen bir sese doğru yönelirken, bir ağrı

Saplandı. Ölü buldu onu sabah rüzgarı


İlk rüzgarın teriyle (bilincin eşiginde)

Islanarak uyandı; kıvrandı beşiginde

Kundagıyla büyük ve beyaz bir elma kurdu

Esirlik türküsünü bütün eve duyurdu.

Baba geniş yatakta döndü; yorganı kaptı;

Anne, meme vermenin sancısıyla haraptı.

İlk ve son kocasının, " Çocuga bak Müzeyyen!"

Mırıltısıyla kalktı kadın kokan yerinden.


Corridos adasında Permanlar arasında

Elinde kendi gibi kuru bir barracinda

Tutarak,i on ikinci derece bir denklemi

Kaygısız çözmesiyle, Ferrania Sandolem'i

İndirerek tahtından kadın saltanatına

Son veren Panton Hipyos ya da önce atına

Sonra kadına tapan Hun gibi Numan Işık

(oysa ilk yıllarında anneme nasıl aşık).

Uykulu gögüsleri-kim bilir ne kadar tazeydi.

İİpek geceliginin içinde sert ve diri

(mektuplarında Numan Bey, aşkını esli Türkçe

-evlenmeden elbette- anlatırmış anneme)

Kayarken karanlıkta, dede bir taş yıgını

Gibi, genç lohusanın acıttı ayağını.

Acı bir çığlık kesti Selimin nefesini

Belki o anda duydu korkunun ilk sesini.



Evin arka bahçesi otlar ve tahta perde.

Anılar başladı mı? Paslı bir kilim yerde,

koruyor dış dünyadan. İlk böcekler elinden

Kayıp geçiyor. Nine düşmüyor dilinden

Belirsiz anlamlarla uuytan ninnileri

Hu diyen dervişleri ürkünç ecinnileri.

Dandini ve dasdana, kov bostancı danayı

Yemesin lahanayı, yemesin lahanayı.



Bir yaşında kızamık, iki yaşında sıtma,

Yakaladı Selim'i. Yavrum terleme koşma!

Terli bir uyanıştan sonra tam üç yaşında

Dişti yatağa baygın. Ağlayarak başında

Kuran okur annesi; bir açılsa gözlerin.

Ne diyorsun Allahım duyulmuyor sözlerin.

Baba mırıldanıyor; Selim Işık, güzel şey!

Ağlıyor gürültüyle; hey rahmetli Numan Bey!




Kasabanın tek doktoru topal Muvakkar.

Muvakkar'ın tek gözü birazcık şehla bakar.

"Topal doktor kalksana, lambaları yaksana,

Selim elden gidiyor, çaresine baksana."

Muvakkar'ın gözüvarmış derler annemde

Babama severek varmış derler annem de.

O zaman kaç senesi; tıp bildiğiniz gibi.

Bütün umut Allahtan; hep bildiginiz gibi.


"Zatürre. Geceyi atlatırsa ümit var.

Kışın olsa giderdi." (dışarıda ıslak bahar).

Birden gözünü açtı: karanlık pencereler,

Yağmur izleri. Selim, "Atatürk'ü gördüm,"der.

Taşrada yetişirken öğrendigi tek dildi

Türkçe, cahil Selim'in. Bu kadar diyebildi.

Oysa bilseydi (canım) biraz da Fransızca

"Voila Atatürk maman" derdi muhakkak orda.



Az gelişmiş babanın az gelişmiş tek oğlu ,

Şimdi hatırladım da gözlerim doldu.

Donuk aydınlıgında idare lambasının,

Üzerine eğilen gölgenin (babasının)

Varlığından habersiz, soluk bir ateş gibi

Küçüçük yatağında. Bir aydınlık belirdi:

"İşte güneş doğuyor. Kurtuldu, yaşayacak!"

Yamalı bir yıldızdı ilerde ışıyacak.


İzin ver Selim biraz, Hegel, Fichte diyelim,

Felsefeyle ilişkin bir de ekmek yiyelim

Böyle byurdu Kargı, thus spake King Solomon

Yerindedir bu yargı, evet haklı Platon,

Felsefeyi seviniz, fakat koparmayınız.

Demekle özetliyor: bu dünyada yalnızız.

Özür dilerim senden bu sutunda açıkça,

Çoçukluk günlerimde kapılmıştım çocukça.


Kelimenin anlamı: sevmek demek Yunanca.

Filo. Sofyayı sevmek oluyor Filosofya.

Hatırlarsın pasajda Lefter'in meyhanesi,

Servis yapar, şarkı söyler; biraz kısıktı sesi,

"O Sofya mu, Sofya mu. Sensiz içmek olur mu?"

Kır saçlı laternacı biraz mahsun dururdu,

'İn nino veritas'. Ders sofistlerden Duzikos,

Tarih felsefesinde, 'Armoniko Muzikos...'


"Gene sapıttın Selim. Seni kim durduracak?"

Söylemiştim Süleyman: ben başlamazsam ancak

Durdurulabilirim. Ayrıca fakir dilim

Bağlı hece vezniyle, taş kesildi sağ elim.

Hecenin çarmıhına çivilenmiş ellerim.

Kafiye tanrısına kurban oldum. Efendim?

"bir şarkının sonuna kadar sabredemedin."

Bundan kaybediyorum, böyle olduğum için.



Ne olur tutma artık beni hece vezniyle

Allahın, senin ve tüm sevenlerin izniyle

Çözülsün zincirlerim, tutulan kol çalışsın.

Bir espri uğruna harcatmayın, alışsın

Selim Işık insana. Söylesin şarkısını

Kesintisiz, acemi. Ey ölü ruh! kıyam et!

Beğendin mi Süleyman?"Beğenmedim devam et."


İKİNCİ ŞARKI


Orta Asya'daki pembe elipsin içinden

Çıkan kırmızı oklara binerek, Bozkurtlar (kanatlı) Çin'den

Nasıl uçmuşlarsa Tanca'ya kadar,

Ben de (altı yaşımda) dar

Ve yüksek çamurluklu tenezzühle (Ford T modeli) Ankara'ya ulaştım

Sağ salim. 'Yağmur Çayevi'nin önünde dolaştım

Uyuşan bacaklarımı oynatarak Ankara'nın toprağında.

Taşhan,

Bana dünyanın en büyük meydanı gibi geldi.

Gözüne güneş gelmesin diye elini

Siper eden Mehmetçik heykeli ne güzeldi.

Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım Atatürk

Kabartmalı ve yüksek

Bir mermerin üstüne çıkmış atıyla.

(Böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.)

Baba, oradaki kadın sırtında ne taşıyor?

"Bomba." Neden? "Türk yurdu topyekun savaşıyor."

Savaş cephede bitti (yirmi yıl önce).

Oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince

Sesimle okudugum

Şiirlerde (Zafer Bayramı münasebetiyle)."Oğlum,

Bu ne Şeker ne de Kurban Bayramı,"

Derken babam haklıydı,

30 Ağustos günü elini öperek ondan

Para istedigim zaman.

(Babama şiir okumayı bile düşünüyordum o sırada.)


Babam şiir sevmezdi. Evimize arada

Gelen Mimar Cemil Uluer yalnız şiir yazardı.

(Babam bu adama nedense kızardı.)

"Bir kere, mimar değil bu herif.."

Diye başladı mı, hafif

Üzülürdü annem. "Canım Numan Bey

-bey derdi babama- bu kadar şey olma (şey derdi annem sık sık).

Adamcagıza yazık."

Mimar Cemil şiir bina ederdi.

Kışlık kömürü bizim evden giderdi.

Müsteşar Namık Beyi ziyaretlerinde de arz-ı hürmetleriyle

Ve kimin okdugu belli olmayan hikmetleriyle

Dolu kitabını sunar; bir kat giyilmiş elbise alır (yazlık).

Şair ve mimar olmaktan vazgeçtim (yazık).


Sevmedim okulu önce,

'Öğretmenim' tutmadı yerini annemin (bence.)

Beni çingenelere vermek istemeseydi

Babam, bir dev anası gibi

Görünen öğretmenden kaçardım (ne iyi olurdu).

Korkuyu

Bahçedeki huysuz ve parlak kanatlı

Horoz tanıttı bana.

Bir de öğretmenim Rana.

"Kulağını çekerim. konuşma, terbiyesiz,

Yakarım ağzınızı. çişim geldi derseniz.

Kırarım notunuzu haylazlık ederseniz.

Yarına satır satır ezberlensin dersiniz."


Yorganı attım üzerimden o gece,

Çıplak ayakla taşlara bastım o gece. Kırk derece

Ateşim çıksın diye bekliyordum. Sakın

Göndermesin babam beni okula yarın,

Olur mu Allahım. -Allahım diye başlamışken

Dua edeyim hemen:

Babama, bana ve nineme

Ve apartmandaki Baha Beye, karısına ve oğluna

Ve mahalledekilere ve rahmetli dedem Hüsrev kuluna

Ve Ankara'dakilere ve Türkiye'dekilere

Ve dünyadaki bütün iyilere

Rahatlık ver.

Onların içinde (varsa eğer)

Hırsız, fena

Ve kötülük etmek için insana

Fırsat bekleyenlere

VE beni azarlayan kapıcımız Kamber'e

Ve beni bahçede korkutan horoza

Ve ezberimi bilmezsem ceza

Verecek öğretmene

Rahatlık verme.

(Ceza vermezse rahatlık ver.)




Yeter

Bu kadar. Allah kızar sonra çok istersen.

Yalnız unuttum; ne olur rahatlık versen

Galatasaray oyuncularına. Yarın

Maçları var da; yenilmesinler sakın.




"Bu çocuk ne olacak böyle. Müzeyyen? Yaramaz

Olsaydı pısırık olacagına. Hiç kimseyle konuşmaz

Sınıfta. Tek başına koşar durur bahçede. Onu

Eve kapatmak doğru mu?

Çalışkan fakat korkak." Annem üzüldü

Fakat belli etmedi. 'Öğretmenim' çok güldü

Çarpınça ağaca 'Affedersiniz'

Dediğimi anlatırken. Annem sözü kısa kesti: "Dersiniz

Başlayacak. Vaktini aldım Rana.

İnşallah büyüyünce lazım oşur vatana."

Olmadı kimseye lazım. Aranmadı

Aramayınca.

Okul boyunca

Ne futbol takımına alındı, ne sınıf mümessili olabildi.

Nedense bir yönüyle -belki de her yönüyle- saf kalabildi.

Yalnız bir korku kaldı kuşkuyla karışık;

Sonunda kötü bir şey olur korkusuyla yaşadı Selim Işık

Her olayı. Eski bir yara izi içinde sızladı, her eğilişinde

İnsanlara. Dünyaya bir daha gelişinde

Çocuk ve korkusuz yaşamak ister sürekli.

Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli.

İkinci gelişinde çırıl çıplak dolaşacak

Kelimenin bütün anlamıyla çırıl çıplak




Hep birlikte (son sınıflar) toplandık arka bahçede.

"Çıktık açık alınla'yı söyledik bir agızdan

Müzik sınavıydı bu (toptan).

Herkes pekiyi aldı, imtihan iyi gitti

Son günüydü okulun, müjde ilkokul bitti.




Yaz sıcagında evde

Canı sıkılmasın ve

(Zararlı ilişkileri olmasın sokakta)

Kış günü

Eski hastalığının izlerini taşıyan göğsünü

Üşütmesin düşüncesiyle

Eve kapandığı zaman -yani okul dışındaki bütün saatlerde-

Divanda otururdu

Durmadan dergi okurdu.

(Siz 'libidonun Ölümü'

Filmini gördünüz mü?)

Binbir Roman, Yavrutürk,

Çocuk Haftası. "Büyük

Adam olacak." Misafirler saygıyla bakar yüzüme,

Sevgili büyüklerim: işte size bir manzume


Sabah erken kalkarım

Ne yüzümü yıkarım

Ne sokağa çıkarım.

Kışın soba yakarım

Yazın camdan bakarım

Hayattan yok çıkarım.




Öğlen olur yemek yerim

Fırçalanmaz hiç dişlerim

Acaba ne yapsam derim

Kovboy filmine giderim

Dönünce kızar pederim.




Akşam olur güneş batar

Babam hep anneme çatar

Cici çocuk erkenden yatar

Hayat sıkıcı ne kadar.




ÜÇÜNCÜ ŞARKI


Siz de benim gibi,

Günleri

Sevgiyle isteyerek

Değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek

Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, Ankara güneşi sizin de

Uyuşturmuşsa beyninizi. Ata'nın izinde

Gitmekten başka bir kavramı olmayan

Cumhuriyet çocugu olarak yayan,

Pis pis gezdinizse (o sıralarda adı Opera Meydanı olan)

Hergele Meydanı'nda bu sarı ve tozlu alan

İğrendirmediyse sizi,

Bir taşra çocugu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi,

Kaybettiniz (benim gibi)

Oysa,

Aynı Hergele Meydanı'nda

Gölgede on beş, güneşte yedi buçuga tıraş eden

Berberleri görmeden

Yalnız renkli yanını yaşadıysanız hayatın

Ve hergele ve beygir olduğunu duymadıysanız atın

Sakalı uzamış seyyar satıcılara kese kağıdı satmadınızsa,

İçinde aüt ve salebin olmadığı 'donduma kaymak'tan tatmadınızsa

(Aynı Hergele Meydan'ında)

Kazandınız. (Kimse yoktu -çirkinlikten başka- Selim'in yanında)

En bayağı ve en müstehcen

(Fakat fiyatı ehven)

Romanları kiralamak içingecesi beş kuruşa

Samanpazarı'na çıkan yokuşa

Değilde sağa sapın. Etiler'in at oynatmış oldugu Ankara'da

Hamalların gittiği Sümer sinemasıyla aynı sırada,

Pardayan, Pitigrilli ve Fantoma

Ve Hayber Kalesi ve Tahir ile Zühre bir arada

Yığılmış bir tezgahın üzerine. 'Geceleri Okumayınız'

Orhan Çakıroğlu'nun maceralarını.

Selim Işık, dünü bugünü yarını

İşte bu ortam içinde öldürdü.

Eksiklik duygusunun acısıyla güldürdü.

Ucuz düşüncelerindeki ucuz düzen, ucuz romanların ucuz yaşantısı

Ucuz huysuzlukların ucuz saplantısı

Ucuz ucuz ucuz ucuzdu.

Dalgın, sinirli, suskun huysuzdu.




Altımızda kalabalık bir aile otururdu.

Masasının üzerinde bir kuru kafa dururdu,

Ortanca oğulları tıp talebesi Saffet'in

(Sırıtan kabustu benim için.)

Ne olur şu kuru kafayı kaldırınız

Beni korkutmaya yok hakkınız

Herkes doktor olamaz ki,

Siz bana iyisi mi

Nazım'dan şiirler okuyun.

Hani şu 'Culus-u Humayun'

Diye sözlerini pek anlamadığım

Fakat mısralarının sesini sevdigim şiir,

Bir de 'Ölüme Dair'

Sonra da Liszt'in İkinci Macar Kampanasını

Ve Puccini'nin Tosca Operasını

(Canım, mandolinle çaldıgım arya)

Çalarsınız gramafonda.




Bir yumuşama gelir yüzüne

Kafatası durur gene

(Fakat bir tülbentle örtülü)

Caruso'nun eski plakta hırıltılı sesi duyulur yalnız

Sonra tıp talebesiyle kurşun asker oynarız.




Cranium fibula radius

Sacrum patella carpus

Nasıl ezberlenir Allahım

Arapça dua eden insanın Latince kemikleri?

Saffet kulun anatomiden çaktı,

Selim kulunla oynamayı bıraktı.

Alt katta bir kiracı daha: Ecmel Karakaş

Ve garı meşru karısı (yavaş

Söyle duymasınlar). Bana yüz vermiyor bahçede güzel kızı

(Oysa bahçede geçirdim bütün yazı)

Dut ağacına çıkıyor benden kaçarak,

"Sen de arkasından çıksana ahmak!"

Daha daha: pısırık, beceriksiz, korkak.




En üst katta, karrşımızda, Airf Beyin refikası

Laima Hanım ut çalardı (Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?)

İster taşrada ister İstanbul'da olsun

İster burnunuza mangal dumanı dolsun

İster merdiven sahanlıklarınızda

Kalorifer dairesinden gelen linyit kokusu,

Hepsinden daha kuvvetli ve etkilidir dokusu

İçinize işleyen 'alaturka'nın. Küçük yaşta içirilir yavaşça

Derinin altına (çiçek aşısı gibi). Arkadaşça

Sokulur okşayarak,

'Sine-i suzanımı' eder helak

Pek tesiri duyulmasada gündüz

(çünkü o saatlerde ya kahvede vakit öldürürüz,

Ya da paydos zilini bekleriz dairede)

Saat beş oldu mu, bin altı yüz kırk sekiz metrede

Ve bilmem kaç kilosıklda başladı mı yayına Türkiye Postaları,




Yatağında zevkle inletir hastaları

Hemen fasıl heyeti,

Duyulur dört bucagında yurdun. Akşam nöbeti

Tutan sınrdaki erden,

İki kere mars oldu üstüste diye, terden

Pantolonu iskemleye yapışan pişpirik İsmail'e kadar

Herkesin cigerine mikroplu havayla birlikte dolar.




Sırtı hafif kamburlaşmış ve dar göğüslü

Tamburlardan yavaşça yayılır havaya, akşamüstü.

Efendiyi ve uşagı birlikte mesteden

Makamdan makama ve besteden

Besteye geçerekten

"Tek tek ataraktan bade süzerekten"

'Çıkmam Allah etmesin meyhaneden'

Çıkmam korkusuyla alaturkasıyla beni kahreden

İçki Evinden, ölmeden önce.

Bence

Alyuvar, akyuvar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız'

Dinlerken sıkılsada canımız,

Nasıl birşeydir (acaba güzel midir?)

Kim bilir.




Benim kanıma giren başka bir sanat:

Darülbedayi'de tuluat.

(Taşırım bugüne izlerini.)

Annem, ölü doğurduktan sonra ikizlerini,

Bana gebe kaldıgının yedinci ayında,

Tepebaşı'nda, tiyaronun salaş sarayında

(Darülbedayi'de) Hazım'ın 'Lüküs Hayat' oyunuda,

O kadar gülmüş, o kadar gülmüş ki, sonuda

Korkmuş, birşey olacak diye karnındaki Selim.

Oysa Selim, bildiginiz gibi, elim

Olmak isterken gülünç oldu bu sayede

Büyük bir inhiraf oldu gayede.




DÖRDÜNCÜ ŞARKI




Baharın son günleri; kömürlükler arasında

Çamaşır ipleriyle kesilen

Üç ağaclı bahçemizin yanındaki papatyalı arsaya bitişik

Sert kaldırımlı ve yokuşu dik

Yolda, ayakkabılarımın burnunu

Çarpmamaya çalışarak sekiyorum.(Becermek mümkün değil bunu.)

Bir satıcı eşeğinin küfeleriyle sığmadıgı dar

Boğazı aşıyorum

Ve servi ağaçlarıyal kasvet

Ve daha birtakım ağır duygular veren

Küçük meydana ulaşıyorum.

Burada duvarı yıkık

Bir mezarlık ve içinde bir türbe,

(Yıllar sonra gördügüm Karacaahmet Mezarlık Bankasının -tövbe de-

Yanında küçük bir hesap sayılırdı.)

Türbenin parmaklıklarına düğümlenmiş çaputları.

Sudan çıkarılmış bir ölünün parmaklarına takılı

Yosunlar gibi görürdüm. Ve duvarın önündeki kara çalı,

Bana ölümün taştanlığını anlatan bir hocaydı kara sakallı.

Çarpık mezar taşları arasında,

Ölülerin besledigi çimenlerin ortasında

Türbedeki taş tabutlar kadar

Kayıtsızsca uzanmış çocuklar.

(Korkuları yaşları kadar)




Oysa,

Saffet Ağabeylerdeki ortanca hizmetçi Güldüm Abla,

Anlatırken ne biçimde gidilir cehenneme

Ve bakarken namaz kılan anneme

Bir eksiklik duyardım ölümün icaplarına dair

İçimde. Şair

Ve mimar Cemil Uluer, buruşuk derisi ve dişsiz ağzıyla

Gülsüm Abla daher akşam vaazıyla

Korkuturdı beni. Hayattayken sağ elle burun silmenin

ve öldükten sonra kıyamette,

(Cehennemde veya cennette)

Her kılında bir mızıka bulunan Deccal'in eşeğini bilmenin

Günah olduğunu öğremiştim.

Zavallı Selim, zavallı Selim,:

Kendi kendimi yerdim

Ne yapmalı, ne yapmalı, diye

Oysa küçük hizmetçileri Hediye.

Boş verip bütün cezalara,

Hazreti Yusuf'un kuyuya çektigi ezalara,

Adem'in buğday ağacından memnu meyveyi

Yemesine -yoksa elma ağacı mıydı?-

Kıyamet günü yanlışlıkla çevirince başını

Mızıkalıı eşeğin sesine, nasıl yanılacagına, kaşını

Fazla almanın da ayrıca günah olduğuna,

Sağ ellle temizlenen bütün pisliklerin cehennemde

Boğazına dolduğuna

Yüzünü çok yıkayan kadının

Bu nedenle alnının yazısını okuyan kadının

Başına gelenlere

Aldırmazdı. Şu karşıki apartmandaki Helen'lere

Kaçarak dudaklarını boyardı.

Benimse çok daha ciddi niyetlerim vardı.




Türbenin hemen yanında, gene dar bir sokakta,

Kerpiç bir evde, fakir arkadaşım Sabri'yle, sıcakta,

Ter ve yıkanmış kilim kokan odasında konuşuyoruz.

Pencereden giren güneş sefaleti keskinleştiriyor.Temmuz

Ayının bitkinliği ve ölüm korkusu

Kelimeleri ağırlaştırırken, terimi siliyorum

Dinsel bir korkuyla. Daha. 'Eüzü minşşeytanıracim'i bilmiyorum

Başlamak için duaya. Sabri bir din adamının yavaş

Hareketlerini taklit ediyor. Bende saygılı bir telaş,

Namaz surelerini ezberlemekle geçiriyoruz

Bizi ölüme yaklaştıran zamanı. Yıl bin dokuz yüz kırk dokuz.




Ankara'nın bütün küçük kubbeli camilerini

Ve kararmış kiremitli mescitlerini dolaştık.'İnna ateyni

Kelkevser, Fesalli lirabbike ... hüvel ebter.'

Körpe dizlerde derman biter

Yatsı namazında, yanlış mırıldanılan kelimeler sırasında

Palabıyıklı, sakallı ve yırtık çoraplı cemaat arasında

Dini bütün iki Türk çocuğu yatar kalkar.

Sürekli (kendine amansız.) İlahiler, dualar...

Allahım peşinde

Yirmi bin fersah. Temmuz güneşinde, ağustos güneşinde,

Kirli şadırvanların çamurlu taşlarına

Uzatırlar ayaklarını yalnız başlarına.

Tozlu ayakları çamurlaştıran sular,

Avuç içinden bileklere, dirseklere kayar.

Hangi elimle yıkayacaktım hangi kulagımı?

Ne tarafa dönecektim "Selamlasana sağını!"

Pabuçları çalarlar mı dersin Sabri?

Duydun mu gazetedeki haberi

Pabuç hırsızlarına dair ?

"Haydi Selim, herkesle brlikte çevir

Sola başını." Neden Sabri bu ilahiyi öğretmedi bana?

Hiö olmazsa biraz dudaklarını oynatsana!

Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu.

Öğle namazında güneş yakar Allah deyu deyu.

Geç katıldı bu kervana, Allahım yakındır sana,

Bir o yana bir bu yana, bakar Allah deyu deyu.

Burası Allah yapısı, açılsın cennet kapısı,

Bu imtihansa hepisi çakar Allah deyu deyu.

Bu kervanda herkes yaya, rastlanmaz beye, ağaya,

İnsan aklını duaya, takar Allah deyu deyu.

Dualar bağlı toprağa, düşünce saplı batağa,

Gene camiden çıkar sokağa Allah deyu deyu.




Selim Işık yaz dindarı, yetti ona bu kadarı

Cemaat kışın ne yapar, bilmez artık o kadarı

Hacı Bayram Camisi'nin çevresindeki küçük evlerden birinde.

Yeni bir rüzgar esti (Olumsuzluk rüzgarı). Yokluk Tanrısını emrinde.

Yeni bir savaşa katıldı bütün kavgaların yedek neferi Selim

(Ben neyim, ne değilim?)




Herkes mutlu ve sorumsuz

Herkes olumlu, ben olumsuz.

Yaşıtlarım artık uzun pantolon giymenin

bağımsızlıgını yaşarken

Okulun paydos ziliyle hemen sokaga taşarken

Yıkıcı fikirleriyle aklımın ince örgüsünü karıştıran

Otuz üç yaşında benimle söz yarıştıran

Nihat Ağabeyin yanında işim neydi?

Gene böyle yıldızlı ve ılık bir geceydi

Kardeşim Süleyman; "Hiç, ama hiçbirşey yapmadık," derken

Karşımda, bardak bardak koyu çay ve paket paket ucuz sigara içerken

Çırpınıyordum: Dumlupınar, Sakarya

İstanbul'un fethi, Kosova

Birden başını kaldırıp gülümseyiverdi

Kara bıyıklarının arasından ışıyan beyaz dişleri

Bütün inançlarımı eritti.

Anlıyorsun, bilinç, inanç, bugünün sözcükleri

O, şuur ve tahripten bahsederdi.

Bunca Türk büyüğünün -bir kitaba göre elli kadardı-

Kazandığı bütün savaşları kaybettim orada,

(Ahşap evin beyaz perdeli odasında)

Ne Mohaç, ne Mercidabık, ne yeni, ne sabık

Zaferlerimiz dayanamadı. Yalnız kromda ve güreşte birinciydik artık.

Eski kahramanlklardan başka

İleri sürecek neyimiz kalmıştı dokuz yüz kırk dokuzda.

Selim Işık yenilmişti, bitmişti.

Neyse tam o sırada , Marşal Amca yetişti.




BEŞİNCİ ŞARKI



Tutunamayanların destanıdır bu şarkı

Dostum Süleyman Kargı.

Eller boşta kalıyor, tutunamıyorlar toprağa

Anlatamıyorlar anlatılamayanı.

Anlatmak gerek: Düşman sarmış her yanı

Oysa, mesela Selim Işık

Anlatmadan anlaşılmaya aşık.

Böyle adama

(Darılma ama)

Yaklaşmaz hiçbir güzellik,

Doğduğu günden bu yana kalbinde bir delik,

Almak için bütün sızıları içine.

Her zaman utanmıştır başkalrı yerine.

Elim varmıyor yazmaya, inmeyelim derine.

Taş devri, Sabri devri, Nihat devri, Tunç devri

Aşık oldu -söyleyemez- utanç devri.

Hep utandı hayatı boyunca,

(Annesi yıkamak için soyunca)

Sınıfta birinci olduğu gün, eve geç kaldım, diye üzüldü.

Canı sıklıdı güldü, kalbi incindi güldü.

Allahı ya da ona engel olan gizli kuvvetleri

Hiçbir zaman kızdırmak istemedi.

Küçük pazarlıklar yaptığı,

Camide korkarak taptığı

Zamanlarda sürdürdü bu uzlaşımcı varlığı.

Annesinin yün fanilasına taktıgı nazarlığı

Çıkaramadı yıllar boyunca. İlk defa domuz eti yerken

Arkadaşlarını ısrarlarıyla geneleve giderken,

Hep ONUNLA (O kimdi?) bozmamaya çalıştı arayı,

İki gün oruç bile tuttu bir Ramazan ayı.

(Sapı silik ve tutuk bir tabancaydı.)

Bir gün ölürse, ona vatan bir mezarlık yer verecek.

Oturdu bir destan yazdı; kendini yerecek.

Sazını ve cesaretini aldı eline (bütün cesareti,

Daha kötü bir şeyler olması korkusundadır).

Canını dişine takarak,

Yazılmış eski destanlara bakarak,

Sözü uzattı durdu.

İşte şöyle buyurdu:

Numanoğlu Selim derler adımız

Gürültüye geldi her feryadımız

Nedense tamamdır itikadımız

Dikilen her kumaş bol gelir bize



Çocukken güneşin tadını bilmedik

Büyüdük kadının tadını bilmedik

Bizi anlayacak kadın bilmedik

Sevgisiz bir hayat çöl gelir bize



Bize öğretilen her söze kandık

'Yasaktır' 'Memnudur' dendi, inandık

Hep 'Girilmez' levhasına aldandık

Bu tutulan, yanlış yol gelir bize



Benim cefalı yarim kafamdır

Divanda düşünmek bütün safamdır

Mülkiyet benimçün büyük evhamdır

Senin olanları nideyim gayrı



Dostun vefalısı bütün isteğim

Kız peşinde olan dostu nideyim

Her an yaşamalıyım kendi gerçeğim

Kendi içimdeki indeyim gayrı


Dostlar dedi: bu can bizden değildir

Düşman kırdı, oysa buzdan değildir

Çare yok dünyadan gideyim gayrı


Bana ilham getirdin

(Hem de yaktın bitirdin)

Ey! Elesius dağlarından esen rüzgar

Kıssamız burada biter

Bu kadar.