19 Nisan 2018 Perşembe

1.
Mektupsuz koma beni.
Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.
Bana güler yüzünü gönder.
Yenidoğan’ı anlat.

2.
Günün hangi saatte battığını görememiştik,
tepelerin arasındaydık çünkü,
sen evlere bakıyordun,
yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.


Evler dağları sırtlanmıştı
korumak için kendilerini çaresizlikten,
ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu
günün battığı saatten sonra sokaklarda.

3.

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir
yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

4.

Mektupsuz koma beni,
denizi deniz yapan sensin,
ormanı orman yapan sensin,
sensin tezgâhta kan dokuyan,
gözlerinde serçeler yanan,
bir aşktan bir dünya kuran sensin.


Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,
hafta sonlarında yaktığın ağıt,
tabutların ardında yürüdüğün yol,
koparıp yüzüne attığın başak.


Mektupsuz koma beni,
yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,
parmaklarının gölgesini gönder.

5.

Sevgilim, sevgili dostum,
yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak
Yenidoğan’ın acısındaki maya.


Sen o mayadaki umudu gördün.


Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde
çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.


Cumartesi haftalıksız dönen ağabeylerin
sinemalara kaçak girdiklerini gördün.


Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların
nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.


Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.
Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.


Gördün her şeyi,
topladın her şeyi,
acına renk katıldı çeyiz sandığında.


Gülüne dipdiri bir sap takıldı.


6.

Mektupsuz koma beni.
Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,
senin elin benim elimi tutsun,
birlikte sıçratsın ayaklarımız
Yenidoğan’ın çamurunu,
aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.


Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,
günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,
tepelerin arasındaydık çünkü,
üstümüze keder çiseliyordu çünkü,
saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,
her evin eşiğinde sessizlik vardı.


O sessizliğin marşını öğret bana,
gizli bir pınar gibi toprak altında akan
ama bütün kıtaları dolaşan marşı.


Ülkü Tamer

4 Nisan 2018 Çarşamba

Aşkın mutlulukla ya da mutsuzlukla bir ilişkisi yoktur.Aşk ,aşktır.Varsa da gelip geçici bir haldir bu ,kendi varlığı gibi.Zamanın size gülümsemesidir aşk.Tadının çıkarılması ,keyfinin sürülmesi ,ardından yasının tutulması neyinize yetmiyor ?

22 Mart 2018 Perşembe

Mektubun Leyla'dan başka kimi var
Ya Leyla'ya gider ya Leyla'dan gelir.

9 Mart 2018 Cuma

. hiçbir zaman, hiçbir an kendimi unutup, nasıl göründüğümü yok sayamadığımı, geri çekilip çekilip kendime bakmaktan, gördüğümü beğenmeyip ona hayalimdeki şekli vermeye çalışmaktan önümdekini hep ıskaladığımı görüyorum şimdi. "peki şimdini görüyor musun?" diye sormayın, onun da var en az bir on beş senesi. insanın ömrü herhalde bu yüzden uzun, bir halt ettiğinden değil, ne halt olduğunu on-on beş senede bir anlamasından..."

15 Ağustos 2017 Salı

“Neredeydin şimdiye kadar? Bu süre içinde insan ölebilirdi. Öldüğü gün de gazeteye bakmamışsan, öğrenemezdin bile bu acıklı olayı. Aslında ölmüş olmalıydım. Benim durumumda bırakılan biri çoktan ölmüştü simdi. Belki de alçağın biri olmasaydım, kendimi düşündüğüm gibi olsaydım bunu başarırdım. İşte sana ciddi konuşma.” Birden bağırdı: “İnşallah hemen ölürüm!» Bilge, korkuyla sıçradı. Hikmet, onun sesini taklit etti: «Hiç öyle şey olur mu canım?” Bilge’ye parmağını salladı: “Bütün hesaplarınız bu oyuna, dayanıyor.” “Nasıl bir oyun bu?” dedi Bilge korkarak. “Hiçöyleseyolurmucanım oyunu. Simdi de gelmiş benden hesap soruyor.”

8 Ağustos 2017 Salı

 “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. "
Asteroid-B-612 hakkındaki bu açıklamaları sadece büyükler için yapıyorum. Onlar şekillerden hoşlanırlar. Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz,asla en önemli soruları sormazlar. Size arkadaşınızın sesinin nasıl olduğunu, hangi oyunları tercih ettiğini, ya da kelebek koleksiyonu yapıp yapmadığını hiçbir zaman sormazlar. “ Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babası kaç lira kazanıyor? “ gibi şeyler sorarlar. Ancak bunları bildiklerinde onu tanımaya başladıklarını düşünürler. Onlara “ Pembe tuğlalardan yapılmış bir ev gördüm, pencerelerinin kenarında sardunyalar, çatısında güvercinler vardı” diyecek olsanız, böyle bir evi hayal edemezler bile. Onlara “ Yüz bin dolar değerinde bir ev gördüm “ demeniz gerekir. O zaman “ Ah, ne kadar güzel bir ev! “ diyeceklerdir.
Ayrılık Provaları 
olmadım!
dağların sabrına sığındığımdan beri
olduğum yok artık benim.
bulamadım, taş neden yüzünü döndü bana
ne söyleyecekti eğilip baktığım su
rüzgâra kapılmış sağrısı o atın
bana ne dileyecekti?
âh ki durmadım dünyada soluklanmak için.
koyun koyuna uyuduğumuz
tepedeki çimenlikten beri
çok vaadiyle dünyanın
çok gözler gelip geçti canımdan
ama
olmadım!
hepsi birdi sevgilim
nasılsa sonunda hepsi birdi.
II.
filizkıran fırtınasıydı hayatım!
iyi hatırla!
kimin yüzüyle gelmiştin bana
bir begonvil, bir serçe, bir sabah ıslığı
kimin yüzüyle hayatım?
ayrıldığımızda kimdik
şimdi hangi gövdenin içindeyiz
küçük bir çıngırak çalarken sabahları..
bağışla!
bazı zamanlar unutuyorum
yola uzun bakmayı.
bazı şarkılardan geçmeyi örneğin:
famous blue raincoat, zu were, in your room
ya da o kemanlar
bir filmden arta kalan o yara.
nerede battı kadırgam
ben bile hatırlamıyorum, hayatım
bağışla!
V.
elin alnında
otların hışırtısına kulak verdiğimiz
o geceyi unutma.
içinde çok dönmüş
paslı bir anahtarla gelirdi ölüm sana
gözlerin o zamanlar bir dua sessizliğiydi
unutma.
halkalanan bir deftere yazdık o geceyi
harfler belki susar sandık
bütün kelimeler bizi de an der gibi bakıyordu bize
unutma.
kimselere demeden çözdük iplerimizi
unutuş dedik sabaha karşı
dünya uzun bir unutuş
bir meleğin kanatlarını elledik o gece
unutma.
sabahına ela bir ayrılıkla veda ettik..
konuştuklarımız değil
sustuklarımız doğruymuş o gece
unutma.
VI.
gittin!
ki,
senden razıydım
senden razıydım.
VII.
bazen bir musluk sesine bile uyandı gözlerim, bazen hiçbir şeye uyanmadı. senden önce bin cümleye açılan ağzım, senden sonra bir harfe bile uzanmadı. benden sana ne kaldı, bilmedim. bulutun geçti, rüzgârın geçti, yağmurun geçti. bütün gün elimde bir dal parçası; ikiye bölüp durdum toprağı. bir eve döndüm bazen. her gece açık tutulan bir radyo: pink floyd: hey you! bu taşı kaldırmama yardım edecek misin? bazen, oyuklu bir kayaydım. bir sığırcık sürüsü geçmeyegörsün, bakır çalığı bir dağdım bazen. her yangına ateş taşıdım da seni uğurlarken yoluna su döktüm. üç defa öptüm alnından. üç defa geçtim aşk kelimesinden de artık geçmem harfinden dedim. bazen gökyüzüne baktım, bazen toprağa. her taşın gediğinde bilmediğim bir şey aradım. hayattı, çekiyordu, içine istiyordu bazen. gitmedüm. bir eve döndüm bazen. boşluğuna akşamlar silkelenen bir eve. merdiven sayısı değişmeyen bir eve. bütün duvarlarında su sesi işitilen bir eve. topuk sesleriyle konuşan bir eve. açılıp kapanan kapılarıyla bir eve döndüm bazen.
dünyaya sığdım da, bir yatağa sığmadım bazen.
IX.
Dağından ayrı düşmüş bir kurt uluyor.
bir yel esiyor alnımda
saçlarımı karıştıran bir el...
göğsünü karla ovduğum bir kış bitiyor.
görüyor musun:
yıllar önce attığım ok
şimdi düşüyor.
aşk sende
heves bende kaldı
çok seneler geçti
adın hâlâ
bir alaçiçek gibi duruyor,
büyüyor şuramda.
X.
köpekler yalaya yalaya
iyi edebiliyordu yarasını
kurudu dilim
ben edemedim.
tarafe'nin avlusunda
bütün ayrılık sözleri gibi
fazladan bir ses etmeden,
oturdum ağladım
oturdum ağladım.
XI.
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
sargılı kanatlarım duvarlara çarpa çarpa...
XII.
adın geçtiğinde susmasını öğrenecektim güya.
her cama kan üfleyip
ortancaların sabrıyla bakacaktım dünyaya.
sesimi kimin kalbinde düşürdüğümü unutacak
uğrun uğrun giden rüzgâra katılacaktım güya.
olmadı!
sürdükçe zaman
yemin düşürdüğüm kelimeler de
döndü sırtını bana.
sesimde hüzün evleri
dudaklarımda kuyu:
bir kayaya yaslanıp
boz bulanık bir sudan içtim:
ölüm içtim
ölüm içtim
ölüm içtim
yarıldı dünya
duymadın mı sevgilim?
XIV.
tutunduğum zifir sonuna kadar yandı gittiğin gece
yedi tas su içtim bir divandan
kefenlenen sözler çıkardım başkasının risalesinden
yılan çeşmesinde rumî bir rivayetle yıkadım yüzümü.
sen başkasının ateşine gittiğin günden beri
bağdatlı ruhi gibi bağırdım her gece:
künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur
duydun mu,
bazı gazellerin kahrıyla büyüdü
içimdeki çukur.
XV.
benim ördüğüm saçı başkası çözdü dedim. alaca akşamda
hevesim vardı, yolumda bir kaya duruyor dedim. artık götür
bu şakayık selini. bir kürt baladına kar yağıyor her gece: evdal,
dedim: evdal, daha incit kendini, daha incit dedim. yıldırım
düşür her gecene. ki, kalbini bir gülle değişmeye alıştın sen
dedim. bir yüzüm yaz, bir yüzüm ayaz. olmamıştı meyvem,
ham kopardın dedim. sende dolaşan çöl beni de aldı içine,
talibin unutma dedim. rüzgârın getirdiğini rüzgâr götürüyor.
on yıl önce tanrım öldür dedim. neden hâlâ bir inip bir çıkıyor
göğsüm, kaldıysa akıt zehrini dedim. biliyordun: düşecektim.
biliyordun: olmayacaktım. biliyordun: da neden vurdun
nefesin nefesime dedim. bağışla dedin. parmağını şeyh gâlip’in bir
gazeline koyup bittü dedin.
XVIII.
yedi kat göğün yetimiydin göğsümde,
yol kokusu başın
şimdi kimin sesinde uyuyor?
kimin ırmağındasın şimdi
o dağdan bu ovaya sürdüğün at
şimdi kimin ağacına bağlı?
yeşerdi mi tarlan
acı kök tadın aldın mı dünyadan?
bir avlunun karanlığından bakıp
her aşk kusur soyundandır
dedin mi her kapıda?
yarık içinde tırmandığın dut dalı
sana da verdi mi yemişin?
herkesten bir taş eksiltirken
ördün mü duvarın?
onca aşk geçtin,
hani ne var heybende?
her seferinde başka bir kapıdan
topuklarken ayrılığın atını
dinmek bildi mi içindeki sahra sesi?
onca yıl
veda ovasını gezip durdun da
gördün mü merhamet tepesini?
XXI.
senden kopan taş kapattı kuyumu
o harlı bahçede
ne yandım, ne söndüm.
sınırım oldun
sırrım oldun
gelip bana kurdu çadırını iki dağ:
sen ilmek ilmek eksilirken
ben yunus oldum.
kırıldı tenimdeki testi
damlada umman arayan hafız oldum.
XXIII.
ne gerek vardıyıllarla tartmaya
yüzüme ışık tutmaya bir vadide
o boşluk kokan aynalarda
hesap susmaya
ne gerek vardı?
aramızda akıp giden
ipince bir aşk
bizi yetiştiremedi bir cisme.
sonu gelmeyen bir avda
kaybolduk sonunda..
sen kimin kayığıyla vardın karşıya
ben kime kaldım,
bilmedik.
yaş aldık
ömür geçtik
kaç kasırga gelip geçti aramızdan,
ödeşmedik mi hâlâ?
XXVII.
adını bilmediğim bir kuşun suya batıp çıkan gagası. akasya ağacının altında uyuklayan bir adam. ellerini rüzgâra uçak yapan bir çocuk. gün akşam olunca etekliğini taşlara yayıp oturan bir kadın. yamaçtan aşağı yuvarlanan bir çakıl taşı mesela: yamaçtan aşağı kayan çocuklar... yok yere saklanmış bir fıkra diyelim ya da. leyleklerin sadakati üzerine gazeteden koparıp saklanmış bir haber. döne dolaşa dinlenmiş, beraber söylenmeyi beklenmiş bir şarkı: du/ du hast/ du hast mich. büyüsü bozulmasın diye adını yazmadığım çok ağlanmış bir film ya da… sırt ağrılarını dindiren bir ilaç. bazı atların neden ağladığına dair önemli bir bilgi. gelip bende duran bazı kelimeler mesela: du/ du hast/ du hast mich… karşıdaki balkonda her gece gizli gizli sigara içen bir kız. üst katta çaylarını yudumlayan bir anne ile baba. bir elimde kahve fincanı. kırık kolumun sargılarında senden bir işaret ya da… kiraz küpeli fotoğrafın duvarda duruyor: banabakmakta banabakmakta banabakmaktahâlâ: du hast mich. sokaktan geçen köpekler, sokaktan geçen yağmurlar, sokaktan geçen sirenler arasında, hiç geçmeyecek sanılan geceler mesela. senin adınla çağrılmış, senin yâdınla susulmuş aşklar ya da… biriktirdim hepsini. kar topladım. çığım bu yüzden kopuyor. çığlığım bu yüzden kapkara.
zaman olur
başka şeyler de anlatırım sana.
ama şimdilik:
can ile ten
cam ile taş
gibi kelimeler dönüyor ağzımda.
XXIX.
bir gün dön,
gel al emanetini.
bir çakıl taşıyım ben hâlâ
nehir boylarında
nehir boylarında.
XL.
bir ayrılık divanı boyınca
dövüp durduğum bu demir,
dilimdeki bu çatal:
-hem benüm diyen
hem du diye seslenen-
bu hafız ile yıldız,
daha en başından biliyordu:
karacaoğlan gibi
bütün kelimelerle tüterken ardından
söylenip duracaktım bu ovada:
göğsün cennet, koynun uçmağ dediler
âh ki
doymadan kalktım sofrandan!
XLV.
kapkara bir nehir oldum yollarında.
sonunda gidip
bir çöle döküldüm.
söndü yıldızım senden sonra.
odalardan odalara geçtim geceleri
yataklardan yataklara..
senin nefesinle üfledim
canımdaki sûr'a.
kıyamet
kıyamet
kıyamete kadar
kimseye çözmedim
çözmem artık gömleğim!
XLVI.
götürdün tozlarımı
götürdün tozlarımı
götürdün..
esrâr dede gibi inanmıştım sana.
XLVII.
vakti vardırmak sıram geldikçe
hep zifir bildim bahçemi.
herkes bir defa yanar ateşi avuçlarken
artık istesemde dönemem
o serin geceyi.
o büyülü aynada ki herkes kendisiyle sınanır
yıllar bir harfle gurbet düşürdü beni
şimdi ellerimde mor kelebek ölüleri.
tütmeyen ocak
boşalan kandil
yani kubbelerde bir sala sesi:
denize dokunsam dönemem suyu geri.
yıllar.. sade yıllar..
bu yaşımda da gel gör beni.
gel sen kapa gözlerimi!
Kemal Varol

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Görüyorsun ki biz her hesaplaşmayı içki masalarına erteleyen bir toplumuz. Zayıf anlarımızda içtenleşiyoruz çünkü. Güçsüz, yenik anlarımızda. Görüyorsun ya içtenliğimiz bile yenikliğimize bağlı.

2 Ağustos 2017 Çarşamba



Kanaviçe Kırları

O benim gülüşümdür dibinde oturduğun
Uzaktan türkü çığır serin tutsun gölgemi
Gün döndü gömleğini kaptığı gibi güneş
Yorgunluk, yüreğinden uçmak geçen bir gemi.

Gözlerine değmeden eğilip geçiyorum
Ellerinden tuttuğum yerden başlıyor bahar
Beyaz susuş teninde kanaviçe kırları
Kimseye söylemeyin, bunun da öncesi var.

Bir başına kuğuydu suyu hatme oturmuş
İncelen dal ucuna bel veren bir patika
Salıvermiş kendini saçlarından aşağıya
Ne de tez döndü dünya, ne çabuk bir afrika.

O gün bugündür böyle adından taşan meyve
Lügatte yer bulamaz taşın üstünde göynür
Der ki içimden bir ses, sen hep öyle yalın kal
Yol ne kadar çekse de durduk yerde ölünür.

28 Temmuz 2017 Cuma

Birbirimizi seviyor ya da önemsiyor ; zeki,  kültürlü ya da duyarlı bulabiliyor olabilirdik.Aşksız sevgiler aşksız dostluklar alışkanlığın gücüyle kendimizi sürüyüp götürüyordu elbet. Ama  merhamet ?Aklımıza bir duygu olarak bile gelemeyecek kadar uzaklaşmıştı bizden .Merhamet duygusu neredeyse  bizden habersiz "yitirilenler" hanesine yazmıştı kendini.Uzun aralardan sonra diyelim yeniden bir Dostoyevski romanı okuduğumuzda anlıyorduk ya da hatırlıyorduk ilişkilerimizde eksik olan o derin şeyi.Merhameti...

27 Temmuz 2017 Perşembe

Herkes, herkesin pençelenebilecek yerini çok iyi biliyor. Bu yüzden herkes birbiriyle kılıçlı kalkanlı bir arkadaşlık kurmuş. Her dostluk bir cenge dönüşebiliyor. Her an dövüşe hazır bekleyen bir gerilimi yaşıyor bütün dostluklar, birliktelikler, ilişkiler. Herkes istediği anda ötekinin hayatından çıkıp gidebilir. Hiçbir şey değişmez. Kimse kimsenin hayatında sarsıcı bir yer kaplamamış.
Herkes birbirini yaralı seviyor.
Yaralıyken seviyor...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

"Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış, acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış.... Aslında ne tenha bir yer burası. Bir söz, bir hakikat bütün dünyayı, milyarları dolaşıyor da ne bir sahip, ne bir göğüs kafesi buluyor sığınıp saklanacak... Bunca doğan, söylenen ıssızlığını ve yalnızlığını alamıyor toprağın, kabirler de, ah kabirler de olmasa, dünyanın tutunacak tek taşı da olmasa daha da kayardı her şey muhtemelen."

21 Temmuz 2017 Cuma

Meymenet Sokağı-Turgut Uyar


bana köfteler hazırlayın salatalar hazırlayın bir de pencere
oturup umutla bir şeyler unutayım
siyah şarabın tadını bilirim orman gibi
siyah şarap siyah üzümlerden yapılır kokulu mahzenlerde
durdum bunları söylerim alışamadım
küçük küçük muştular üçüncü kat korkmadan aşk
en uzakta körler vardır aşk olsun derim onlara
tutarlar güneş ışığını maviye boyarlar yahut mora
gönendiklerini mi söylesem mutsuzluklarını mı
kalkalım meymenet sokağı'na varalım vaktidir

dört adam meymenet sokağı'nda durup bir eve baktılar
durdum ben de baktım ahşap bir evdi
istesek bakmazdık düşünün ama istedik baktık
kararmış tahtalarda yerleşmiş mutluluklar gördük
o bildiğimiz eskimiş güneşten dipdiri ışıklar
bir de kız gördük on altısında sevilmeyi özler
meymenet sokağı eğri büğrüydü ama loştu
görseniz loştu
meymenet sokağı'nın tadını hep bilirim ama gidemem
oturur dosya düzenlerim akşama kadar
daracık boş zamanlarımda durup sokakları düşünürüm
deniz kıyılarına inen ufak tefek sokakları
doksaniki dosya düzenlerim başlarım yeryüzünü sevmeye
alışmadığım şeyleri sevmeye çabalarım
bir vakit var yeşille beş buçuk arasında
evrenin sevişmek için yorulduğu yumuşadığı isteklendiği
ellerim kollarım sevinir ben sevinirim sokaklarda
durmaz yaşarım koyu koyu
dünyada meymenet sokağı var başka sokaklar var hep sokaklar

sokakları gerinerek sevmeye başlamaklar
ağaçlarla şaraplarla ben varım
en uzaktaki körler var aşk olsun onlara
daha ellialtı dosya var düzenliyeceğim
gökyüzünün kalkıp dudaklarıma bir değmesi var
oysa kapılar var duvarlar var perdeler var

bir bıraksalar
sonra başka şeyleri özlemeye...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Tahattur


Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
Orhan Veli Kanık

Mahallemdeki Akşamlar


Kımıldanır mahallemin daralan ruhu
Basma perdelerimde gün batarken
Atıp saatler süren uykusunu
Odama uzanır akasyam pencereden
Kırmızı uzak damlarda bir serinleme
Uyanır gündüz uykusundan evler
Kapılarda işleri ellerinde
Kadınlar giyinip kocalarını bekler
İyi insanların ruhudur yakınlaşır
Takunya sesleri gelir evlerden
Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır
Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden
Her şeyin geliş saatidir akşam
Mahallede ömürler akşamüstü başlar
Hepsi burda buluşmaya gelir akşam
Başka dünyalardan ayaklar, başlar..