14 Eylül 2013 Cumartesi

Babam parkinsonun son evresinde ve artık yatağa bağımlıydı.Annem babamın yanında namazını kılarken bir ara babamın sesinin çıkmadığını farkeder: ''Selam verdim...Mevlüt Mevlüt dedim cevap vermedi.Yanına vardım .Ellerini tuttum soğuktu.Olsun dedim her zaman soğuk olur zaten....Ama ağzını yummuş .Nefes de yok.O zaman anladım .Sonra senin mantı yediğin aklıma geldi .Bakıcı kızı çağırdım kapıdan .Abine haber verme dedim .Mantısını yesin sonra söylersiniz.O baba delisidir ,koşar gelir yemeği yarım kalır....

Oğlu sevdiği yemeği bitirsin diye ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikayesini anlattığınızda bir arkadaşınıza onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bugünlerde ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde kendi oğlunuzu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir...Bu da iyi bişeydir...Şimdilik.....
Peri Gazozu

10 Eylül 2013 Salı

kazancakis’in zorba’sının en sevdiğim cümlesi, “insanız affet.” madam ortans ölüm döşeğindeyken girit’in ileri gelenlerinden biri geliyor, “bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet,” diyor. ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. onun affetmesi mühim çünkü. tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek.
eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benim ki? dünyada iki kişi kalsak mesela, arar mıydı? aramazsa herhalde kati suretle yok sayılırdım onun gözünde. ya da yolda yürürken ben görmeden önce o görse beni, yolunu değiştirir miydi? o zaman yine kati suretle yok sayılır mıydım? ya da ikimiz aynı anda göz göze gelsek, yol değiştirmeye imkan olmasa, o zaman selam verir miydi? selam verirse mecburen mi var olurdum acaba?


''sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. çünkü gelen sadece sestir. o sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. ''
"birini terk etmek teorik olarak imkânsızdır," derdi.
"onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edeceğim? o tonlarca hatırayı zihnimde değil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissediyorum."
o akşam oturduğumuz yerden ayrılırken de dönüp arkasına bakmıştı hüzünle.
"geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir salih," demiştim o zaman.
"bu cümle senin mi?" diye sormuştu.
"benim hiçbir şeyim yok salih. uykum bile."
"bak bu laf güzelmiş."
"bu laf da benim değil, memet baydur'un."
"bir gün tanışacağız, arkadaşlığımızın arkadaşlık düzeyinde kalmayacağını bilerek arkadaş olacağız, sonra sevgili. bir ay, altı ay, üç yıl. sonra ben, bir akşam ya da sabah ya da gece yarısı, henüz sen beni terk etmemişsen tabii, herhangi bir neden belirtmeden çekip gideceğim. çünkü veda konuşmalarını beceremem. becerebilseydim altı sene önce evlenmiş olurdum. nasıl ayrılacağımı tahayyül edemediğim için evlenemedim. ama bu ayrı bir konu. (ve sana -bir cümleye ve ile başlamanın ona ilahi bir ton kattığını jonathan safran foer'den öğrenerek kullanmaya karar verdiğimi de belirtmek isterim -erkek dünyasının tam kalbinden bir tavsiye, bu tarz dostane veda konuşmalarını becerebilen adamlardan uzak dur lütfen. onlar bir gece uyanıp seni kıtır kıtır kesebilecek kadar kendine güveni yerinde adamlardır. onlar en düşmanca hislerini bile dostane biçimde ifade edebilen gerçek erkeklerdir, onlar ergen değildir. ece temelkuran ne güzel kadın.) her neyse. ve sen kendini bok gibi hissedeceksin. haklı olarak. ve üzüleceksin. ve sen üzüldüğün için ben de üzüleceğim. ama bunu çaktırmayacağım. ve sen benim taş kalpli ve vicdansız biri olduğumu düşüneceksin. götün önde gideni olduğumu düşüneceksin. bu düşüncelerini bir terbiye süzgecinden geçirip smslere dökeceksin. ve ben onları okurken şöyle düşüneceğim, "sanırım ben bu dünyaya insanların kalbini kırmak için geldim." sonra bir gece saat ikide, alkollüyken telefon açıp bağıra çağıra dökeceksin içindeki bütün zehri. ama benim kafam o an yazdığım şeyin zehriyle dolu olduğundan senin zehrinden etkilenmeyeceğim ve diyeceğim ki, "yarın akşamüstü bir kahve içmeye ne dersin?" ve sen de diyeceksin ki, "yarın akşamüstü gelip seni bıçaklamama ne dersin bencil piç? bip bip bip biiiip..." her neyse. dışarıda kahve içmekten nefret ederim zaten, evde yeterince içiyorum. kahve içelim dememin nedeni, bira içip duygusallaştıktan sonra aynı döngüye tekrar başlamaktan korkuyor olmam. sonuçta bir gün, o kahveyi barış içinde içeceğiz, havadan sudan konuşacağız, herkesin herkessiz yapabileceğini bildiğimizden (tezer özlü ne güzel kadın); kendimizle, o ana kadar ki bütün aptallıklarımızla dalga geçebileceğiz ve en sonunda, "ne güzel böyle, bunu her zaman yapalım." diyeceğiz. masaya gelen, donmuş sümüğü üst dudağına yapışık çocuktan selpak ve bu işi sadece hayır için yaptığını iddia eden adamdan tükenmez kalem alacağız. selpak mı kalem mi diye soracağım. tabii ki de kalemi seçeceksin. sonra aramızdaki sessiz anlaşmaya uyarak, bir daha bu kahve faslını hiç tekrarlamayacağımızı bilerek, ayrı yönlere gideceğiz."
babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. sonuçta inmem gereken istasyonda indim. eve gittim. herkesin yüzünde aynı ifade. ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. ilk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. neden diye sordum, ölüm sebebi yani. söylediler. gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.

ihtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. beyaz sakallıydı. ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, hemingway gibi. işini seviyordu ve çok konuşuyordu. bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. ama o bunu takmıyordu. bir sürü şey sordu. cevap vermedim. cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. konuşulmaması gereken yerler vardır. çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. hepsi doğal anarşist.

cenaze günü çok soğuktu. sonra hep uyumak istedim. doğal sakinleştirici. sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?

sonra zaman geçti. zaman hiçbir şeyi düzeltmez. daha beter de etmez. zamandan bağımsız şeyler bunlar. karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. öyle olması gerektiği için.

sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. çünkü gelen sadece sestir. o sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. öyle yaşanmadı onlar. hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.

onu aradım ve seni seviyorum dedim. çarklar durdu, yargılama bitti. hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. daha öteye gidemiyorsun. bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. ama tam nerede bilemiyorum. hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. orası beni daha iyi bilecek.

sonra konuşalım dedi. sonra konuştuk. hastanenin karşısındaki otoparkta. otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. çok amaçlı grotesk bir yer. ne konuştuğumuzu yazmayacağım. o kadar da değil. çünkü bunlar özel şeyler. zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. sanırım demode bir yazarım. genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.

sonra yine zaman geçti. zaman geçmesi önemli değildir. sanırım bundan bahsetmiştik. “o zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “o kadar iyiydin ki o zaman. annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” anlıyordum. iki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. yaşayanlar bir sigara yakar.
"hep benim suçum."

"hep senin suçun değil," dedim. "insan kendi felaketini seçemez. kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. o felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. herkes birbirini yıkar. insana kim vurduya gitmek yakışır."

"insan iradesini hiçe sayıyorsun o zaman."

"hayır," dedim. "insan iradesine hayranım. iradeli insan yirmi sene çalışıp bir ev alır ve sonra o evin yirmi saniyede yıkıldığını görür. her şeyini kaybetmiştir ama pes etmez, yirmi yılının boşa geçtiğini anlamıştır ama bunu kimseye çaktırmaz. sonra cebinde taksi parası bile kalmadığından bir bayram arifesinde otogara valiz taşımak zorunda kalıp kalp krizi geçirir. hastaneye götürürler ama hastanede yeterli teçhizat yoktur. iradeli insanı bir ambulansa koyup başka bir hastaneye gönderirler. ama başka iradeli orospu çocuğu insanlar ambulansa yol vermezler ve o iradeli insan hastaneye varamadan trafikte ölür. ambulansın sirenleri iradeli insan ölmemiş gibi çalmaya devam eder bir süre daha. sirenler çalarken iradeli insanın kafasından geçen son düşünce de 'ben nerede yanlış yaptım,' olur. işte sana babamın ve insan iradesinin hikâyesi."
"ertesi gün kıraathanenin önünden geçerken babam çağırdı. boş bir masaya oturttu beni.
"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"hangisini?"
"otomatik yanan, sensorlu lamba."
"hayır."
"komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım
"neden kırdın?"
cevap yok.
"hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"kırdımsa kırdım ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için."
"beni görünce yanmıyordu baba."
"nasıl ya?"
"görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"hadi ya! sahiden mi?"
"evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok."
babama sarıldım, yıllar sonra."
"...çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. bir kokuya sarılma isteğini. bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.

gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü."

6 Eylül 2013 Cuma

"Çıplak gerçekler kimi tatmin edebilir ki?Bir derviş ya da bir manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız."
" ... Ama yapamadım. neden? Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşıyacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim. "
"Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder."
Emrah S.

5 Eylül 2013 Perşembe

İşler yolunda gitmiyorsa mazi denilen şey bir enkazdır ve hatıraların da son kullanma tarihleri vardır. Küflenirler , kokuşurlar, bozulurlar.Mezunlar derneğine pilav yemeğe gidenleri çoğunun halinin vaktinin yerinde olması tesadüf olamaz.Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak organizasyonlardan keyif alırsın.Hatta geçmişin ne kadar boktan olursa aldığın keyif de o kadar artar.İşler yolunda gitmiyorsa hiçbir yere de gidemezsin.Ardında bırakacak bir şey yokken kim gidebilir.Hiçbir yere doğru uzun bir yürüyüş , bunu kim göze alabilir ?Hikayem Paramparça