6 Kasım 2013 Çarşamba



Babam öldüğünde günlerden çarşambaydı, beden vardı o gün, çok iyi hatırlıyorum. Çarşamba günleri olurdu lise sonda beden çünkü. Annem öldüğünde ise cumaydı. "Ne mübarek kadın," demişlerdi arkasından, ordan hatırlıyorum onu da. Bugünse salı. hiçbir bağlantıları, hiçbir manevi ortaklıkları yok öyle bakarsan. ama ben, haftanın yedi günü, en çok annemi özledim o zamanlardan bu zamanlara kadar. Anne ne güzel şey...


On yedi yaşındaydım babam gittiğinde. Annem gittiğindeyse, geç de olsa, askerdim. Kulaklarımdan enseme, anlımdan gerdanıma kızıllaşan mehmetçikliğimi bir kez olsun görememişti. Gururlanırdı halbuki bite batmış piyadeliğimle falan, yemin törenlerinde elinde fotoğraf makinesiyle. görebilseydi. Ne de çok severler zamansız gitmeyi kadınlar. İnsan evladına bunu yapar mı? İnsan böyle memlekette yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçer mi, evinden hiç çıkar mı, pazara gider mi? Bu kadar seven bir oğlu varken bunu ona yapar mı, hazır hayattayken gereksiz yere ölür mü? O öldü. Askerdeki adama bu yapılır mı? Yaptı işte. Sırada birinciliği babama kaptırmasının acısını, hem yetim hem öksüz bırakmakla bizden çıkardı. Ben çocukluğumdan beri hayatı annemin ölümüne kadar sanmıştım, onu anladım ben de. Sanki o ölünce "son" yazısı çıkacak ve biz de, cennet mi cehennem mi, nereye gideceksek oraya gitmek üzere nakil araçlarına bindirilecektik. Şu ağzı burnu yumruklanası "ölenle ölünmüyor"cular olmasa, farkına bile varmayacaktım annem ölünce, hepimizin ölmüş sayıldığının. İnsanlar öyle ağlaşarak toplanınca, nakil araçlarını bekliyoruz sanmıştım ben oysa. Bu işte başka bir iş var sanmıştım. Annemden ölmesini hiç beklemiyordum çünkü, şairin babası gibi şaşırtmıştı beni. Hep biliyordum öleceğini, yarın bile olabileceğini biliyordum ama beklemiyordum. Kendim ölsem daha az şaşırtıcı bulurdum. Gerekirse babam biraz daha erken ölsün ama ne olur annem uzun uzun yaşasın, diye dua etmiştim çocukluğumdan beri gizli gizli. Dualarım kabul oldu, anlaştık sanıyordum. Oyuna getirilmiştim sonunda fakat. Tanrı'ya bile güvenilmiyor demek ki yeri geliyor da. babam erken gitmişti gitmesine ama babamın gencecik örtülen bedeni ancak bu kadar uzatmaya yetmişti annemin ömrünü, tükenişiyle. kandırılmıştım. Belki de babamı benden daha çok sevmişti annem. O yüzden beni değil onu seçti, onun yanına gitti. avuntusu bile zavallıca.
Mahir Ünsal ERİŞ...

25 Ekim 2013 Cuma



"Unutmak kelimesi undan çıkmış. bildiğimiz un yani, hamur işi, öyleymiş. Unutmak için un ufak etmek gerekiyomuş. Birini bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye unutamazmışsın. Öyle yavaş yavaş gidermiş, yavaş yavaş unuturmuşsun. Gözleri, kaşı, burnu ile kulağı, sesini yavaş yavaş. Unuttuğun zaman da o kişi olmazmış. hatırlamazmış. Sonra unuttuğunu unuturmuş.Ben unutmak istiyom la. Her gün ne zaman unutcam diye soruyom kendime, her sorduğum zaman da her şeyi yeniden hatırlıyorum ben, daha net. Unutamıyom ben."

Behzat Ç.

10 Ekim 2013 Perşembe

“Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar.Sonra da çekip gittiler.”
E.S
"Yağmur durur ama saçaklardan ve ağaç dallarından damlamaya devam eden taneleri kalır. Hiç kimse bıçakla kesilmiş gibi terk edemez bu dünyayı. Bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu memlekette milyonlarca ölü yaşıyor bu hesapla bakarsak. Kimsenin siklemediği insanlar. Ateşböcekleri gibi, görünmek için karanlığa muhtaçlar. Belki bir gece nezarethaneleri andıran demir parmaklıklı zemin katlardan çıkarlar ve ışıltılı bir mezarlık mahallesi kurarlar. Sonra da silahlanıp gelirler ortalığın anasını sikerler. Herkesi öldürürler. Herkes öldüğü için de herkes unutulmuş olur. Böylece eşitlik sağlanmış olur. Bir tanrı varsa eğer o gece kendini de bağışlamak zorunda kalır."
E.S
"İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda 'biraz zaman' her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte."
E.S
"yüz sene peşinden koştuğunuz takdirde hiçbir kadın size hayır diyemez, karşılıksız aşk zamanla alakalı bir problemdir.
E.S
"....Benim, Çehov'dan ve o yazdan öğrendiğim şey şu: Fırsatı varken ağlamalı insan. Ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. Sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. Derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. Ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. Sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli.
E.S
"Mesai saatleri içinde eğlenmeye tolerans payı bırakabilirler, yas tutmaya değil. Ölüm izni bu yüzden var. yakını ölmüş kişi, acısını unutana kadar hizmet dışıdır. Ayakaltında dolaşması da istenmez. Acısını unutmak için kendini işine adamış insan tipi de bu yüzden çok sevilir. Çünkü hepimiz, acısını unutmak için ya da unuttuğu için, kendimizi bir şeylere adamışız."
E.S
Elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. Bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. Suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. Matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. Perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. Eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.
E.S.

Şimdi çektiğimiz acılardan yola çıkarak gelecekte çekeceğimiz acıları tasavvur edebiliriz. Hatta şimdi çektiğimiz acılar bizi bir miktar şerbetli kılacağından gelecekte çekmeyeceğimiz acıları da tasavvur edebiliriz. Ama bu tasavvuru tedbir amaçlı olarak yapmak başka bir şey, sırf kendini daha fazla üzmek için yapmak başka bir şey. Ben ikisini de tavsiye etmiyorum.

E.S

2 Ekim 2013 Çarşamba

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

14 Eylül 2013 Cumartesi

Babam parkinsonun son evresinde ve artık yatağa bağımlıydı.Annem babamın yanında namazını kılarken bir ara babamın sesinin çıkmadığını farkeder: ''Selam verdim...Mevlüt Mevlüt dedim cevap vermedi.Yanına vardım .Ellerini tuttum soğuktu.Olsun dedim her zaman soğuk olur zaten....Ama ağzını yummuş .Nefes de yok.O zaman anladım .Sonra senin mantı yediğin aklıma geldi .Bakıcı kızı çağırdım kapıdan .Abine haber verme dedim .Mantısını yesin sonra söylersiniz.O baba delisidir ,koşar gelir yemeği yarım kalır....

Oğlu sevdiği yemeği bitirsin diye ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikayesini anlattığınızda bir arkadaşınıza onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bugünlerde ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde kendi oğlunuzu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir...Bu da iyi bişeydir...Şimdilik.....
Peri Gazozu

10 Eylül 2013 Salı

kazancakis’in zorba’sının en sevdiğim cümlesi, “insanız affet.” madam ortans ölüm döşeğindeyken girit’in ileri gelenlerinden biri geliyor, “bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet,” diyor. ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. onun affetmesi mühim çünkü. tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek.
eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benim ki? dünyada iki kişi kalsak mesela, arar mıydı? aramazsa herhalde kati suretle yok sayılırdım onun gözünde. ya da yolda yürürken ben görmeden önce o görse beni, yolunu değiştirir miydi? o zaman yine kati suretle yok sayılır mıydım? ya da ikimiz aynı anda göz göze gelsek, yol değiştirmeye imkan olmasa, o zaman selam verir miydi? selam verirse mecburen mi var olurdum acaba?


''sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. çünkü gelen sadece sestir. o sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. ''
"birini terk etmek teorik olarak imkânsızdır," derdi.
"onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edeceğim? o tonlarca hatırayı zihnimde değil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissediyorum."
o akşam oturduğumuz yerden ayrılırken de dönüp arkasına bakmıştı hüzünle.
"geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir salih," demiştim o zaman.
"bu cümle senin mi?" diye sormuştu.
"benim hiçbir şeyim yok salih. uykum bile."
"bak bu laf güzelmiş."
"bu laf da benim değil, memet baydur'un."
"bir gün tanışacağız, arkadaşlığımızın arkadaşlık düzeyinde kalmayacağını bilerek arkadaş olacağız, sonra sevgili. bir ay, altı ay, üç yıl. sonra ben, bir akşam ya da sabah ya da gece yarısı, henüz sen beni terk etmemişsen tabii, herhangi bir neden belirtmeden çekip gideceğim. çünkü veda konuşmalarını beceremem. becerebilseydim altı sene önce evlenmiş olurdum. nasıl ayrılacağımı tahayyül edemediğim için evlenemedim. ama bu ayrı bir konu. (ve sana -bir cümleye ve ile başlamanın ona ilahi bir ton kattığını jonathan safran foer'den öğrenerek kullanmaya karar verdiğimi de belirtmek isterim -erkek dünyasının tam kalbinden bir tavsiye, bu tarz dostane veda konuşmalarını becerebilen adamlardan uzak dur lütfen. onlar bir gece uyanıp seni kıtır kıtır kesebilecek kadar kendine güveni yerinde adamlardır. onlar en düşmanca hislerini bile dostane biçimde ifade edebilen gerçek erkeklerdir, onlar ergen değildir. ece temelkuran ne güzel kadın.) her neyse. ve sen kendini bok gibi hissedeceksin. haklı olarak. ve üzüleceksin. ve sen üzüldüğün için ben de üzüleceğim. ama bunu çaktırmayacağım. ve sen benim taş kalpli ve vicdansız biri olduğumu düşüneceksin. götün önde gideni olduğumu düşüneceksin. bu düşüncelerini bir terbiye süzgecinden geçirip smslere dökeceksin. ve ben onları okurken şöyle düşüneceğim, "sanırım ben bu dünyaya insanların kalbini kırmak için geldim." sonra bir gece saat ikide, alkollüyken telefon açıp bağıra çağıra dökeceksin içindeki bütün zehri. ama benim kafam o an yazdığım şeyin zehriyle dolu olduğundan senin zehrinden etkilenmeyeceğim ve diyeceğim ki, "yarın akşamüstü bir kahve içmeye ne dersin?" ve sen de diyeceksin ki, "yarın akşamüstü gelip seni bıçaklamama ne dersin bencil piç? bip bip bip biiiip..." her neyse. dışarıda kahve içmekten nefret ederim zaten, evde yeterince içiyorum. kahve içelim dememin nedeni, bira içip duygusallaştıktan sonra aynı döngüye tekrar başlamaktan korkuyor olmam. sonuçta bir gün, o kahveyi barış içinde içeceğiz, havadan sudan konuşacağız, herkesin herkessiz yapabileceğini bildiğimizden (tezer özlü ne güzel kadın); kendimizle, o ana kadar ki bütün aptallıklarımızla dalga geçebileceğiz ve en sonunda, "ne güzel böyle, bunu her zaman yapalım." diyeceğiz. masaya gelen, donmuş sümüğü üst dudağına yapışık çocuktan selpak ve bu işi sadece hayır için yaptığını iddia eden adamdan tükenmez kalem alacağız. selpak mı kalem mi diye soracağım. tabii ki de kalemi seçeceksin. sonra aramızdaki sessiz anlaşmaya uyarak, bir daha bu kahve faslını hiç tekrarlamayacağımızı bilerek, ayrı yönlere gideceğiz."
babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. sonuçta inmem gereken istasyonda indim. eve gittim. herkesin yüzünde aynı ifade. ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. ilk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. neden diye sordum, ölüm sebebi yani. söylediler. gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.

ihtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. beyaz sakallıydı. ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, hemingway gibi. işini seviyordu ve çok konuşuyordu. bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. ama o bunu takmıyordu. bir sürü şey sordu. cevap vermedim. cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. konuşulmaması gereken yerler vardır. çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. hepsi doğal anarşist.

cenaze günü çok soğuktu. sonra hep uyumak istedim. doğal sakinleştirici. sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?

sonra zaman geçti. zaman hiçbir şeyi düzeltmez. daha beter de etmez. zamandan bağımsız şeyler bunlar. karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. öyle olması gerektiği için.

sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. çünkü gelen sadece sestir. o sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. öyle yaşanmadı onlar. hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.

onu aradım ve seni seviyorum dedim. çarklar durdu, yargılama bitti. hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. daha öteye gidemiyorsun. bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. ama tam nerede bilemiyorum. hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. orası beni daha iyi bilecek.

sonra konuşalım dedi. sonra konuştuk. hastanenin karşısındaki otoparkta. otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. çok amaçlı grotesk bir yer. ne konuştuğumuzu yazmayacağım. o kadar da değil. çünkü bunlar özel şeyler. zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. sanırım demode bir yazarım. genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.

sonra yine zaman geçti. zaman geçmesi önemli değildir. sanırım bundan bahsetmiştik. “o zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “o kadar iyiydin ki o zaman. annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” anlıyordum. iki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. yaşayanlar bir sigara yakar.
"hep benim suçum."

"hep senin suçun değil," dedim. "insan kendi felaketini seçemez. kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. o felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. herkes birbirini yıkar. insana kim vurduya gitmek yakışır."

"insan iradesini hiçe sayıyorsun o zaman."

"hayır," dedim. "insan iradesine hayranım. iradeli insan yirmi sene çalışıp bir ev alır ve sonra o evin yirmi saniyede yıkıldığını görür. her şeyini kaybetmiştir ama pes etmez, yirmi yılının boşa geçtiğini anlamıştır ama bunu kimseye çaktırmaz. sonra cebinde taksi parası bile kalmadığından bir bayram arifesinde otogara valiz taşımak zorunda kalıp kalp krizi geçirir. hastaneye götürürler ama hastanede yeterli teçhizat yoktur. iradeli insanı bir ambulansa koyup başka bir hastaneye gönderirler. ama başka iradeli orospu çocuğu insanlar ambulansa yol vermezler ve o iradeli insan hastaneye varamadan trafikte ölür. ambulansın sirenleri iradeli insan ölmemiş gibi çalmaya devam eder bir süre daha. sirenler çalarken iradeli insanın kafasından geçen son düşünce de 'ben nerede yanlış yaptım,' olur. işte sana babamın ve insan iradesinin hikâyesi."
"ertesi gün kıraathanenin önünden geçerken babam çağırdı. boş bir masaya oturttu beni.
"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"hangisini?"
"otomatik yanan, sensorlu lamba."
"hayır."
"komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım
"neden kırdın?"
cevap yok.
"hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"kırdımsa kırdım ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için."
"beni görünce yanmıyordu baba."
"nasıl ya?"
"görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"hadi ya! sahiden mi?"
"evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok."
babama sarıldım, yıllar sonra."
"...çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. bir kokuya sarılma isteğini. bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.

gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü."

6 Eylül 2013 Cuma

"Çıplak gerçekler kimi tatmin edebilir ki?Bir derviş ya da bir manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız."
" ... Ama yapamadım. neden? Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşıyacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim. "
"Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder."
Emrah S.

5 Eylül 2013 Perşembe

İşler yolunda gitmiyorsa mazi denilen şey bir enkazdır ve hatıraların da son kullanma tarihleri vardır. Küflenirler , kokuşurlar, bozulurlar.Mezunlar derneğine pilav yemeğe gidenleri çoğunun halinin vaktinin yerinde olması tesadüf olamaz.Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak organizasyonlardan keyif alırsın.Hatta geçmişin ne kadar boktan olursa aldığın keyif de o kadar artar.İşler yolunda gitmiyorsa hiçbir yere de gidemezsin.Ardında bırakacak bir şey yokken kim gidebilir.Hiçbir yere doğru uzun bir yürüyüş , bunu kim göze alabilir ?Hikayem Paramparça

29 Ağustos 2013 Perşembe

Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya ask acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandıgın yerde er ya da geç buluyor, gelip gögüs kafesini atesle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun.Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmissin gibi, cigerlerine damla damla kursun eritiyorlarmıs gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiginde de sen geçmis oldugunu bile fark etmiyorsun. Yagmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor. bir tadı, bir kokusu, bir eti var hatta, bir kütlesi; gelip göğsüne oturmasından belli. Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizde kalmıs greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdigin bir seye benzeyen, ama o olmadıgını da bal gibi bildigin bir tat; acı, buruk, portakala benzeyecek neredeyse, değil ama iste. Hani kelime çok havalı olmasa, "kekre" diyecegim. İstedigin kadar yutkun, üstüne istedigini ye, iç; geçmiyor, genzinden aşağı yuvarlanıp gitmiyor. Ne yediginden anlıyorsun ne içtiginden. Allah belasını versin. Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk baslarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayagı yalnızlık iste. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattıgında kendi kokunu duymaktan öğürecek kadar... Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan sikâyet edesin geliyor. Bir seyden şikâyet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir sey bu. İstiyorsun ki hep senin terk edilisinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca, "Sen de ne çok severmissin be kardesim!" desinler, "hak etmiyor, kızgın alevlere gelsin insallah; sen hiç üzme kendini!" deyip hep sırtını sıvazlasınlar. Olmuyor ama. Bir dinliyorlar, iki dinliyorlar. sonra bir bakıyorsun, sen anlatırken onlar telefonlarıyla oynuyorlar, saatlerine bakıyorlar, sigara paketinin naylonundan çiçekler yapmaya uğrasıyorlar. Senin de içinden gelmiyor iste ondan sonra, kendi kendine kalıyorsun. "Hay ben böyle askın ıstırabını!" deyip kalaylayamıyorsun çünkü, ask da senin ıstırap da. Ondan sonrası aynada kendi yüzün, yatakta kendi kokun, evin içinde sikâyet bile edemeyeceğin, kendi dağınıklıgın. on sekizinci günüydü. on yedi gün boyunca, erimii bakırla beslenmis, cıvayla yıkanmıs, cam kırıklarından yataklarda yatmıstım. Canımın acısına dayanmak için tahta kasıklar dişleyerek uykuyla boğusmus, bir ejderhanın ağzından çıkan nefesi solumustum. Biraz olsun azalmıyordu bile anasını sattıgım. Arada bir çıkıp ekmek ve sigara aldıgım, kendine "bakkalcı" denmesini seven bakkaldan baska kimseyi görmemis, "bakkalcı"dan daha uzaga gitmemistim. "Çalısmak iyilestirir, çalıs, çok rahatlayacaksın!" diyen çokbilmis es-dostun ahkâmına inat, çevirilere elimi bile sürmemistim. Teslim etmeme de pek bir sey kalmamıstı üstelik. Bütün dünyaya, çevirmek zorunda oldugum mösyölere bile siddetle ifrit oluyordum. "Yokluk, yoksunluk, ayrılık, azap görmeden yazmıssın fransızca fransızca, ağzından pipon, önünden sarabın eksik olmamıs, bir de yumurtladıklarını türkçeye çevirmemi bekliyorsun pezevenk!" diye, rahmetlik adamlara bile öfke duyuyordum. Evde hiçbir şey yapmadan vakit geçirmenin tüm kaynaklarını tüketmistim artık. Torunlarıma bile yetecek kadar sıkılmıstım. On yedi gündür ışıkları bile açmadan, açmıssam söndürmeden oturdugum evimde, küçülüp küçülüp sonunda tamamen kaybolmayı beklemistim ama onu da beceremiyordum. Menkıbe kitaplarındaki, kul hakkıyla can veremeyen günahkârlara dönmüstüm. Ne ölüyordum ne onuyordum. On sekizinci gün dısarı çıkmaya karar verdim. Kendimi iyi hissetmenin değilse bile kötü hissetmemenin muhakkak bir yolu olmalıydı, ölmedik ya? Öğlene dogru bir dus alıp tıras oldum. Tıras olmak ne garip sey, her seferinde altından gençligin çıkacakmıs gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaslanmıs halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun. Güzel kokular sıktım üstüme basıma sonra, bunu çok uzun zamandır yapmamıs oldugumu fark ettim. O gitmeden önce bile. Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlügüne süre süre parlattıgı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya baslıyoruz ama. Aksam serin olur diye ince ceketimi sırtıma alıp çıktım evden. Sen yokken, yani sen evde ask acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yasamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemalara gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karsılıgı arsa için müteahhitlerle pazarlıklar ediyorlar, arabalara, dolmuslara, teknelere, trenlere biniyorlar, konusuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar... Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar. Seni bu hale koyan bile onların arasında dolasıyor, yasıyor, ediyor ama sen evde oturmus, dünya durdu sanıyorsun. "Ben çok yoruldum, biraz ara verelim mi?" dediginde onlar da mola verdi sanıyorsun. Öyle olmuyor ama. Geç kalırlarsa, hayatta yer kalmayacakmıs gibi can havliyle sokaklara kosuyorlar, yasıyorlar. Uzun süre evden çıkmayınca dısarıdaki ademoglu kalabalıgını kabul etmek zor geliyor iste bu yüzden. Önce hepsini yabancılıyorsun, sonra her birini bir zamanlar bir yerlerde tanımıssın da unutmussun gibi gelmeye baslıyor. Öyle bakıyorsun yüzlerine tek tek, bir seyler arar gibi. Onlar da yüzlerine bakısına bakıp huzursuz oluyorlar; en iyisi erdek'e gitmek. Aksam yedi buçuk gibi, belediye otobüsüne bindim bandırma'dan. Şimdi denizden çıkıp tuzlarını dus giderlerine akıtanlar, mangallarını yellemeye, büyük salata kâselerini masalara tasımaya, havlularını ve mayolarını iplere asmaya baslamıslardır. Mâmun köyünün Etibank'ın tozuyla kırmızıya boyanmıs yolları, evleri ve agaçlarını, gübre fabrikasının insanı ögürten kokusunu arkamda bırakıp sekize dogru indim Erdek'e. Erdek hakkında söylenecek ne çok sey var ve ne söylersek söyleyelim ne kadar azını anlatabilir bütün bunlar. Keten bir gömlegin nemli, efil efil ılıklıgıyla karsıladı beni Erdek, daha garajdan. İyi gelecek gibiydi. Gitmeseydi, bunu bana yapmasaydı, belki de birlikte yürürdük simdi sahile kadar. Sonra oturur bir yerlerde tavla bile oynardık, ben yenilirdim, koltugumun altına alırdım tavlayı. Düsünmemem lazım bunları, bunları düsünmemek için geldim buralara. Ara sokaklardan meydana yürüdüm sonra. Ben küçükken babam beni bir tabelacının yanına çırak vermisti burada, erdek'te. derken bir gün, bir cuma vakti, beni dükkânda bırakıp namaza giden adamcagız, orada kalp krizi geçirip ölüvermisti. Dükkân birilerinin aklına ta gece yarısı geldigi için, o saate kadar bir sandalyenin üstünde beklemistim öylece. Onunla yaptıgımız tabelalardan birini gördüm meydana çıkarken. Demek ki insan, yasıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmıs tabelasında bile olsa. İlla birilerinin kalbini dağlamanın lüzumu yok iz bırakmak için demek ki. Yanımda olsaydı ona da anlatırdım bu cuma namazı hikâyesini, tabelayı gösterip. Sonra tabelacılıgın eskiden nasıl bir sey oldugunu, nasıl yapıldıgını, simdikilerin her seyi bilgisayardan çıkarıp hazırladıgını, bu isin asıl o zamanlarda marifet sayıldıgını anlatırdım. Ne çok severim karsımdakinin hiç bilmedigini anladıgım bir seyi uzun uzun, yaya yaya anlatmayı. hayran hayran bakardı bana, sussam öpüverecek gibi. Off! git aklımdan n'olur! Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayıgında ag onaran, çapari köstegi hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnasan kedilere atmak, yakın masalarda konusulanları dinlemek, birini bekliyormus gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. gelmeliydi en azından. Gözüme kestirdigim ilk çay bahçesine girdim. Geçip, "aile tarafı" levhasının tam aksinde bir köseye oturdum. Bir keresinde, lisedeyken, okuldan kaçıp gelmistik bu çay bahçesine. okey oynarken kavga çıkmıstı aramızda. Sonra arkadaslardan biri, öbürünün kasını yarmıstı ıstakayla, surda, bir yanımdaki masada. İnsan ask acısı çekerken ne aptalca, ne çocukça seyler düsünüyor! Bir kırılgan ergenlik, bir hülyalı, hicranlı hal gelip yerlesiyor aklının, dimagının tam ortasına. O mu daha uzak artık, yoksa lise yıllarım mı, diye geçirdim aklımdan. İkisi de dönmemecesine geçti gitti neticede. daha fazla saçmalayamadan garson geldi neyse ki, elindeki çay dolu tepsiyle, "abi, çayım yeni, vereyim mi?" dedi. Kafamı salladım, konusmadan. Yaslanmanın en güzel yanı bu, konusmadan bas hareketleriyle anlatabiliyorsun neyi isteyip ne istemedigini. Şimdi lisede olsam, "ne sallıyorsun ulan kafanı, gevsek," diye azarlayacaktı beni, "adam gibi cevap versene!" olmadı, gene olmadı. İçimin sıkıntısı azalmadı, ezilmedi bile. Çayı içtim, bir çaya iki sigara bagladım. Sonra bir çay daha... Nereye gidersen git, aklını da, cesedini de yanında tasıyorsun. Kendini birine emanet edip, fırsattır deyip tüymedikçe bu alevli azaptan kurtulmanın yolu yok. ölesiye bu canın içindesin çünkü. Üçüncü çayı bilmem kaçıncı sigarayla içerken gözüm televizyona takıldı. Böyle yerlere neden televizyon koyarlar acaba? Bu güzel körfezi, iskeleyi, balıkçıları, kedileri, zeytin adası'nı, bisikletleriyle geçen güzel bacaklı kızları, bebek arabalarında karnı tok sırtı pek gülücükler atan insan minyatürlerini seyretmek varken, televizyonda daha cazip ne olabilir ki? Ama biliyorum da bir yandan. Burada bir gün bile televizyon açılmasa, oturdukları yeri denize degil televizyona göre konumlayan teyzeler, o televizyonu illa ki açtırırlardı. Çünkü televizyon yalnızca mucizevi ısıgında degisik hayatlar saklayan sihirli bir kutu degil, basbayagı evden, haneden, mahalleden biriydi. Kadir İnanır'la Türkan Şoray bir dügünde karsılıklı oynuyorlardı televizyonda. Biraz sonra vurulacaklardı biliyorum, belki on kez izledigim film. Ama yine de, biraz sonra bitecegi bilinen bütün mucizeler gibi çok güzeldiler. Hele Türkan, o insan güzeli, o kadın sahanesi; kalemle çizilmis gibi kası gözü, insanı kendi çirkinliginden utandıracak güzellikteki gülüsüyle ne muhtesemdi. Sahi, ne kadar güzel gülerlerdi ikisi de eskiden. Ve söhretli olmak, insanların gözü önünde, eski fotografların onların ellerinde, duvarlarında, hatıra defterlerinde capcanlı duruyorken yaslanmak ne acı. Bir gelin gibi mutluydu Türkan, damat Kadir İnanır'ın gençligiydi çünkü; en güzel zamanlarıydı. Mahcup, muzaffer ve ketum, kolları havada oynuyorlardı. Ve silahın patlamasıyla kararımı verdim ben de: Bir dügüne gidecektim. ya orada bu yalnızlıgımla daha da yalnız kalıp, içimdeki acıyı bu yeni sıkıntımla bogacaktım ya da kalabalıga hem de çok gürültülü ve hareketli bir kalabalıga karısarak biraz olsun iyilesecek, kısa süreli de olsa iyi hissedecektim. Buna nasıl ihtiyacım vardı.

25 Ağustos 2013 Pazar


Kör noktalar vardır her aşkta
insan doğar ölmez o suçla
orada o küçük çocukla kalan
ağlar hayatın sonsuzluğu uğruna

kim tutar ki elini bir daha
içini kanatan bir rüya olur bu yara
bir masalın sonunda ölüme aşkını anlatan bir kadın
olur bu defa

hiç konuşmaz bazen gül susar
yaprak titrer acıyla düş yanar
orada o güzel uykuda hüzün
büyür büyünün sonsuzluğu uğruna

kim tutar ki elini bir daha
içini kanatan bir rüya olur bu yara
bir masalın sonunda ölüme aşkını anlatan bir kadın
olur bu defa

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bazen sinirden mi gözlerim doluyor, sevgiden mi, özlemden mi, yoksa nostalji ihtiyacından mı bilemiyorum, herhalde alışkanlıktandır deyip uyuyorum. Beni bu çıkmazdan yasemin kurtarabilirdi, o da düşünmek için biraz süre istedi. Yedi sene önce. bazen amma uzun düşündü diye düşünüyorum, daha çok günbatımlarında.
Emrah Serbes

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Sanki kader onu uzun müddet dişleriyle çiğnedikten sonra az önce ağzından tükürüvermiştir.Gorki

23 Temmuz 2013 Salı

"kitaplar da büsbütün bozdu ahlakımı."
hayat, bir romansa bile,oldukça kötü yazılmış bir roman olmalı. Çünkü bir dolu boşluğu, sarsaklığı, tutarsızlığı var.
M.M
mısra 542: ....Tunç devri
Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilimadamlarımızın kesinlikle tespit edemediği tunç devri, halkımız için bir altın devir olacaktır. bir kısım ilahiyatçılara göre bu devir,İsa'nın ikinci gelişi'yle aynı zamana rastlayacaktır.
tunç devrinde insanlarımız arasında, birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş ve halk şeklinde yapılan ayrım ortadan kalkacaktır.
Umumi nakil vasıtalarında biletçiler, halka, bay ve bayan gibi kaba tabirlerle hitap etmeyeceklerdir.
şoförler halka eziyet etmeyeceklerdir. bozuk para bulunduracaklardır.
Köylüler, en kalın elbiseleriyle, güneş altında çömelerek saatlerce devlet kapılarında beklemeyeceklerdir.
apartman kapıcılarının saltanatı sona erecektir.
Kalabalık caddelerde oyuncak satan esmer adam, kemer satan ve olduğundan yirmi yaş fazla gösteren adam ve küçük şişelerde ne olduğu anlaşılmayan bir sıvı satan ve sarası yüzünden sık sık kaldırımlara düşen adam ve meyhanelerde fıstık satan gözlüklü genç adam ve gene meyhanelerde kasap oyunu oynayarak hayatını kazanan koço ve artık yaşlandığı için rakı isteyince şarap getiren garson Tanaş, bu zavallı durumlardan kurtularılacaktır.
Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgahtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.
Delilerle alay edilmeyecektir. mahalle çocukları böylelerinin peşine takılmayacaktır.
Para kazanmayanlara serseri denilmeyecektir.
Babalar, kızlarını her çeşit insanlara vereceklerdir.
Sokak köpeklerinin durumu düzeltilecektir.
Çocuklar, masallarla ve allah'ın verdiği cezalarla korkutulmayacaktır.
Taşradan gelenler, şehirde doğmaktan başka meziyetleri olmayanlar tarafından hor görülmeyecektir.
kurnazlık ortadan kalkacaktır. Bu konuda sıkı tedbirler alınacaktır.
Yüreğinizi ezen bu sıkıntı, başınızdaki bu ağırlık kalkacaktır.
O zaman bin yıllık saltanat başlayacaktır. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. B
in yıl daha sürecektir. bin yıl daha, bin yıl daha..."


bazı umutlar başka zamanlarındır

Murathan...


Hayat bir kere oynanan bir kumardır.Ben o kumarı kaybettim. Tekrar oynayamam.

Kürk Mantolu Madonna


''Bir yerlerde insanları hapse atıyor olmalılar, başkalarını öldüresiye üzdükleri, derin mutsuzluklara ittikleri için. Belki cinayetlerin değil ama intiharların azmettiricileri oldukları için cezalandırılması gerekir birilerinin."

Hakan Günday


Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.

Hakan Günday


"Bağışla beni," yazmıştı. "Bir geleceğimin olması için hatıranın silinmesi lazım."

Elif Şafak


Pandora'nın kutusu açılıp,Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Umut. O zamandan beri yanlışlıkla kutuyu ve içindeki umudu iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Umut kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

Nietzsche Ağladığında)

Puslu Kıtalar Atlası


'Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi (romanın ana karakteri) , dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise mâceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, mâcera insanoğlu için büyük bir nîmetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk,bu dünya nın şâhidi olmaktı.'

17 Mayıs 2013 Cuma

Sana da birini bulsak Hikmet

Sana da birini bulsak Hikmet , bu bitip tükenmez dolaşmalarının bir sonu gelse.(Geldi)
    Başladığım yere döndüm albayım.Evlendim ,ayrıldım.Ne varki başkalarını zehirleme isteğim de söndü.Gece dolaşmalarım sona erdi.Artık benim pencerelerimin seyredilmesi söz konusu.