29 Ağustos 2013 Perşembe

Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya ask acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandıgın yerde er ya da geç buluyor, gelip gögüs kafesini atesle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun.Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmissin gibi, cigerlerine damla damla kursun eritiyorlarmıs gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiginde de sen geçmis oldugunu bile fark etmiyorsun. Yagmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor. bir tadı, bir kokusu, bir eti var hatta, bir kütlesi; gelip göğsüne oturmasından belli. Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizde kalmıs greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdigin bir seye benzeyen, ama o olmadıgını da bal gibi bildigin bir tat; acı, buruk, portakala benzeyecek neredeyse, değil ama iste. Hani kelime çok havalı olmasa, "kekre" diyecegim. İstedigin kadar yutkun, üstüne istedigini ye, iç; geçmiyor, genzinden aşağı yuvarlanıp gitmiyor. Ne yediginden anlıyorsun ne içtiginden. Allah belasını versin. Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk baslarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayagı yalnızlık iste. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattıgında kendi kokunu duymaktan öğürecek kadar... Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan sikâyet edesin geliyor. Bir seyden şikâyet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir sey bu. İstiyorsun ki hep senin terk edilisinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca, "Sen de ne çok severmissin be kardesim!" desinler, "hak etmiyor, kızgın alevlere gelsin insallah; sen hiç üzme kendini!" deyip hep sırtını sıvazlasınlar. Olmuyor ama. Bir dinliyorlar, iki dinliyorlar. sonra bir bakıyorsun, sen anlatırken onlar telefonlarıyla oynuyorlar, saatlerine bakıyorlar, sigara paketinin naylonundan çiçekler yapmaya uğrasıyorlar. Senin de içinden gelmiyor iste ondan sonra, kendi kendine kalıyorsun. "Hay ben böyle askın ıstırabını!" deyip kalaylayamıyorsun çünkü, ask da senin ıstırap da. Ondan sonrası aynada kendi yüzün, yatakta kendi kokun, evin içinde sikâyet bile edemeyeceğin, kendi dağınıklıgın. on sekizinci günüydü. on yedi gün boyunca, erimii bakırla beslenmis, cıvayla yıkanmıs, cam kırıklarından yataklarda yatmıstım. Canımın acısına dayanmak için tahta kasıklar dişleyerek uykuyla boğusmus, bir ejderhanın ağzından çıkan nefesi solumustum. Biraz olsun azalmıyordu bile anasını sattıgım. Arada bir çıkıp ekmek ve sigara aldıgım, kendine "bakkalcı" denmesini seven bakkaldan baska kimseyi görmemis, "bakkalcı"dan daha uzaga gitmemistim. "Çalısmak iyilestirir, çalıs, çok rahatlayacaksın!" diyen çokbilmis es-dostun ahkâmına inat, çevirilere elimi bile sürmemistim. Teslim etmeme de pek bir sey kalmamıstı üstelik. Bütün dünyaya, çevirmek zorunda oldugum mösyölere bile siddetle ifrit oluyordum. "Yokluk, yoksunluk, ayrılık, azap görmeden yazmıssın fransızca fransızca, ağzından pipon, önünden sarabın eksik olmamıs, bir de yumurtladıklarını türkçeye çevirmemi bekliyorsun pezevenk!" diye, rahmetlik adamlara bile öfke duyuyordum. Evde hiçbir şey yapmadan vakit geçirmenin tüm kaynaklarını tüketmistim artık. Torunlarıma bile yetecek kadar sıkılmıstım. On yedi gündür ışıkları bile açmadan, açmıssam söndürmeden oturdugum evimde, küçülüp küçülüp sonunda tamamen kaybolmayı beklemistim ama onu da beceremiyordum. Menkıbe kitaplarındaki, kul hakkıyla can veremeyen günahkârlara dönmüstüm. Ne ölüyordum ne onuyordum. On sekizinci gün dısarı çıkmaya karar verdim. Kendimi iyi hissetmenin değilse bile kötü hissetmemenin muhakkak bir yolu olmalıydı, ölmedik ya? Öğlene dogru bir dus alıp tıras oldum. Tıras olmak ne garip sey, her seferinde altından gençligin çıkacakmıs gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaslanmıs halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun. Güzel kokular sıktım üstüme basıma sonra, bunu çok uzun zamandır yapmamıs oldugumu fark ettim. O gitmeden önce bile. Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlügüne süre süre parlattıgı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya baslıyoruz ama. Aksam serin olur diye ince ceketimi sırtıma alıp çıktım evden. Sen yokken, yani sen evde ask acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yasamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemalara gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karsılıgı arsa için müteahhitlerle pazarlıklar ediyorlar, arabalara, dolmuslara, teknelere, trenlere biniyorlar, konusuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar... Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar. Seni bu hale koyan bile onların arasında dolasıyor, yasıyor, ediyor ama sen evde oturmus, dünya durdu sanıyorsun. "Ben çok yoruldum, biraz ara verelim mi?" dediginde onlar da mola verdi sanıyorsun. Öyle olmuyor ama. Geç kalırlarsa, hayatta yer kalmayacakmıs gibi can havliyle sokaklara kosuyorlar, yasıyorlar. Uzun süre evden çıkmayınca dısarıdaki ademoglu kalabalıgını kabul etmek zor geliyor iste bu yüzden. Önce hepsini yabancılıyorsun, sonra her birini bir zamanlar bir yerlerde tanımıssın da unutmussun gibi gelmeye baslıyor. Öyle bakıyorsun yüzlerine tek tek, bir seyler arar gibi. Onlar da yüzlerine bakısına bakıp huzursuz oluyorlar; en iyisi erdek'e gitmek. Aksam yedi buçuk gibi, belediye otobüsüne bindim bandırma'dan. Şimdi denizden çıkıp tuzlarını dus giderlerine akıtanlar, mangallarını yellemeye, büyük salata kâselerini masalara tasımaya, havlularını ve mayolarını iplere asmaya baslamıslardır. Mâmun köyünün Etibank'ın tozuyla kırmızıya boyanmıs yolları, evleri ve agaçlarını, gübre fabrikasının insanı ögürten kokusunu arkamda bırakıp sekize dogru indim Erdek'e. Erdek hakkında söylenecek ne çok sey var ve ne söylersek söyleyelim ne kadar azını anlatabilir bütün bunlar. Keten bir gömlegin nemli, efil efil ılıklıgıyla karsıladı beni Erdek, daha garajdan. İyi gelecek gibiydi. Gitmeseydi, bunu bana yapmasaydı, belki de birlikte yürürdük simdi sahile kadar. Sonra oturur bir yerlerde tavla bile oynardık, ben yenilirdim, koltugumun altına alırdım tavlayı. Düsünmemem lazım bunları, bunları düsünmemek için geldim buralara. Ara sokaklardan meydana yürüdüm sonra. Ben küçükken babam beni bir tabelacının yanına çırak vermisti burada, erdek'te. derken bir gün, bir cuma vakti, beni dükkânda bırakıp namaza giden adamcagız, orada kalp krizi geçirip ölüvermisti. Dükkân birilerinin aklına ta gece yarısı geldigi için, o saate kadar bir sandalyenin üstünde beklemistim öylece. Onunla yaptıgımız tabelalardan birini gördüm meydana çıkarken. Demek ki insan, yasıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmıs tabelasında bile olsa. İlla birilerinin kalbini dağlamanın lüzumu yok iz bırakmak için demek ki. Yanımda olsaydı ona da anlatırdım bu cuma namazı hikâyesini, tabelayı gösterip. Sonra tabelacılıgın eskiden nasıl bir sey oldugunu, nasıl yapıldıgını, simdikilerin her seyi bilgisayardan çıkarıp hazırladıgını, bu isin asıl o zamanlarda marifet sayıldıgını anlatırdım. Ne çok severim karsımdakinin hiç bilmedigini anladıgım bir seyi uzun uzun, yaya yaya anlatmayı. hayran hayran bakardı bana, sussam öpüverecek gibi. Off! git aklımdan n'olur! Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayıgında ag onaran, çapari köstegi hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnasan kedilere atmak, yakın masalarda konusulanları dinlemek, birini bekliyormus gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. gelmeliydi en azından. Gözüme kestirdigim ilk çay bahçesine girdim. Geçip, "aile tarafı" levhasının tam aksinde bir köseye oturdum. Bir keresinde, lisedeyken, okuldan kaçıp gelmistik bu çay bahçesine. okey oynarken kavga çıkmıstı aramızda. Sonra arkadaslardan biri, öbürünün kasını yarmıstı ıstakayla, surda, bir yanımdaki masada. İnsan ask acısı çekerken ne aptalca, ne çocukça seyler düsünüyor! Bir kırılgan ergenlik, bir hülyalı, hicranlı hal gelip yerlesiyor aklının, dimagının tam ortasına. O mu daha uzak artık, yoksa lise yıllarım mı, diye geçirdim aklımdan. İkisi de dönmemecesine geçti gitti neticede. daha fazla saçmalayamadan garson geldi neyse ki, elindeki çay dolu tepsiyle, "abi, çayım yeni, vereyim mi?" dedi. Kafamı salladım, konusmadan. Yaslanmanın en güzel yanı bu, konusmadan bas hareketleriyle anlatabiliyorsun neyi isteyip ne istemedigini. Şimdi lisede olsam, "ne sallıyorsun ulan kafanı, gevsek," diye azarlayacaktı beni, "adam gibi cevap versene!" olmadı, gene olmadı. İçimin sıkıntısı azalmadı, ezilmedi bile. Çayı içtim, bir çaya iki sigara bagladım. Sonra bir çay daha... Nereye gidersen git, aklını da, cesedini de yanında tasıyorsun. Kendini birine emanet edip, fırsattır deyip tüymedikçe bu alevli azaptan kurtulmanın yolu yok. ölesiye bu canın içindesin çünkü. Üçüncü çayı bilmem kaçıncı sigarayla içerken gözüm televizyona takıldı. Böyle yerlere neden televizyon koyarlar acaba? Bu güzel körfezi, iskeleyi, balıkçıları, kedileri, zeytin adası'nı, bisikletleriyle geçen güzel bacaklı kızları, bebek arabalarında karnı tok sırtı pek gülücükler atan insan minyatürlerini seyretmek varken, televizyonda daha cazip ne olabilir ki? Ama biliyorum da bir yandan. Burada bir gün bile televizyon açılmasa, oturdukları yeri denize degil televizyona göre konumlayan teyzeler, o televizyonu illa ki açtırırlardı. Çünkü televizyon yalnızca mucizevi ısıgında degisik hayatlar saklayan sihirli bir kutu degil, basbayagı evden, haneden, mahalleden biriydi. Kadir İnanır'la Türkan Şoray bir dügünde karsılıklı oynuyorlardı televizyonda. Biraz sonra vurulacaklardı biliyorum, belki on kez izledigim film. Ama yine de, biraz sonra bitecegi bilinen bütün mucizeler gibi çok güzeldiler. Hele Türkan, o insan güzeli, o kadın sahanesi; kalemle çizilmis gibi kası gözü, insanı kendi çirkinliginden utandıracak güzellikteki gülüsüyle ne muhtesemdi. Sahi, ne kadar güzel gülerlerdi ikisi de eskiden. Ve söhretli olmak, insanların gözü önünde, eski fotografların onların ellerinde, duvarlarında, hatıra defterlerinde capcanlı duruyorken yaslanmak ne acı. Bir gelin gibi mutluydu Türkan, damat Kadir İnanır'ın gençligiydi çünkü; en güzel zamanlarıydı. Mahcup, muzaffer ve ketum, kolları havada oynuyorlardı. Ve silahın patlamasıyla kararımı verdim ben de: Bir dügüne gidecektim. ya orada bu yalnızlıgımla daha da yalnız kalıp, içimdeki acıyı bu yeni sıkıntımla bogacaktım ya da kalabalıga hem de çok gürültülü ve hareketli bir kalabalıga karısarak biraz olsun iyilesecek, kısa süreli de olsa iyi hissedecektim. Buna nasıl ihtiyacım vardı.

Hiç yorum yok: