Aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur, kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!
12 Ağustos 2015 Çarşamba
Annesinin oturduğu koltukta sanki kocaman bir delik vardı artık.Sanki bir duvar yıkılmıştı.Gerisinde bu büyük ve karanlık ve ürkütücü boşluğun bulunduğu bir duvar.Bu duvar korumuştu onu yıllarca karanlıktan .Artık bir şey görmek mümkün değildi.Artık onu kimse anlamayacaktı.Artık onunla rahatça alay edeceklerdi.Artık ona daha kolay saldırabileceklerdi.Artık onu ezip geçebileceklerdi. Artık onun başına gelen haksızlıklara sessizce karşı çıkan tek varlık yok olup gittiği için (bunu düşünmek ne kadar günah da olsa evet yok olup gittiği için ) onu dinleyemeyeceklerdi.Kelimeleri bulmakta zorluk çektiği zaman içlerinden istihzayla gülümseyeceklerdi. Hem küçümseyeceklerdi hem acıyacaklardı artık.Zavallı kız diyeceklerdi; bir yandan da onun yanından kaçmak ,onunla birlikte olmamak için can atacaklardı.Hayır önce acıyacaklardı ve bu acımaları yüzünden onun daha küçülmesini daha zavallılaşmasını bekleyeceklerdi.Çünkü şiddeti artmayan bir zavallıktan çabuk uslanılırdı; böyle bir insanın sağladığı heyecan kısa bir süre sonra sönerdi.İnsan kendisine acındıkça alçalmalıydı.Üstelik Sevgi'nin bir de başını dik tutmaya çalıştığını, küçük boyuna bakmadan ,uzun boylu normal bir insan gibi yükselmeye çalıştığını görünce ,omuzlarını silkerek uzaklaşacaklardı.
5 Ağustos 2015 Çarşamba
Geriye,
sandalyeye döndü. Herhalde çok geç kalmış olmalıydı. Hemen gömleğinin yakasını
ve kol düğmelerini çözdü. Büyük bir torbayı çıkardı başından. (Yarabbi! Ne
kadar çok şey giymişti üstüste.) Kısa bir süre bu çuvalın karanlığında kaldı.
Sonra, yerdeki yığının yanma bıraktı onları. Çekingen adımlarla yatağa yürüdü.
(Önce yanına yatmalıydı tabii. Aceleciliğinden utandı.) Bilge ona yer verdi.
Neredeyse teşekkür edecekti Bilge'ye. (Here I come desene. Şimdi olmaz.)
Kararsız kollarıyla ona sarıldı. Bilge ne kadar değişik kokuyordu. Tam çıplak
olmadığını hatırladı birdenbire: Saatini çıkardı. Sonra bir süre kendini
unuttu. Kendisiyle birlikte, kafasında daha önce yaşamış olduğu birçok Bilge'yi
de unuttu
4 Ağustos 2015 Salı
Yalnız bir erkeğin giyinişindeki acımasız sertliği
beceremezsin. Hitler'e bak, Musolini'ye bak: Kılıkları ne kadar beceriksiz ve
zevksiz bir düzen içindedir. İhmalcilikleri ne kadar gerçektir. Elbiseleri
üstlerinden sarkar. Evlerini bile ne vahşi bir görgüsüzlükle döşerler.
Yalnızlığın görgüsüzlüğüdür bu. Sınıflarını bulamamış insanların derbederliği
içindedirler. Birbirlerini sevmeyen evlilerin de görünüşü böyledir.Dağınık
yaşantılarında hiçbir güzellik yoktur.
Tek başına düşünme katılığının kokusu her tarafa sinmiştir. Ağır bir günün
bunaltıcı, öfkelendirici yaşantısı bitince eve dönen evli ve yalnız bir erkek
ne yapacağını bilemez; horgörülmelerin, aşağılanmaların intikamını alma
susuzluğuyla yanarken çevresinde yatıştırıcı en küçük bir ayrıntıyla
karşılaşamaz. Hırsla çekiştirerek çıkardığı elbiselerinden alır intikamını.
Apokalipsin Dört Atlısı, dünyanın en kötü giyinen erkekleridir.
28 Temmuz 2015 Salı
"Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım ağladıkça Sadri'ye kıl kapar, gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri'nin bu mecburiyetlere, giden kisinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine."
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
20 Temmuz 2015 Pazartesi
Eşyanın sürekliliğinden çekiniyorum. Bu sürekliliğin kendisine bulaşmasından
korkuyordu. Yaklaş onlara, dokunmaya çalış. Onlarla uyuşmaya çalış. Hayır, kaybolurum
sonra, eşyanın içine düşerim. Bilge de onların arasında. Bilge'ye ulaşmak için, onların
arasından geçmek zorundasın. Olmaz, ben yalnız Bilge'yi istiyorum. Bilge her yere kök
salmış, ayıramazsın Bilge'yi onlardan, sonra çok acı duyar. Bilge beni dinliyor. O başka.
Yüzünde, ilgiye benzer bir şeyler var. Senin gibi değil Bilge: Eşyayı ve seni birlikte
seviyor. Fakat ben eşya gibi olamam. Eşyanın belirli kuralları var: Ne zaman ne yapacağı
belli. Ben, istesem de, bunu beceremem. Böyle olduğumu Bilge'ye anlatsam mı? Sakın ha.
Ya anlarsa? Deli misin? Eşya, seni ele verecek değil ya. Ya sorarsa? O kadar biliyorsun.
Nasıl biliyorum? Biliyorsun işte: Devetabanı ne renk? Neresi? Yaprakları canım. Yeşil.
Gördün mü? Sen, kaldığın yerden devam et sözlerine. Bu duraklamanın neden olduğunu
anlamadı, değil mi? Duraklama bile olmadı. Sen konuş.
156
156
17 Temmuz 2015 Cuma
Hikmet Ağabeyin, bilmem neden, Bakkal Rıza ile konuşurken çok seviniyor: Ondan, bir adam
yapacakmış yeni baştan. Bakkal Rıza, ona, hocam diyor. Karısı da bilmiş bilmiş susup
oturuyor. Bana sorarsan, benden fazla anladığı yoktur. Ben bile, bahçıvancı yerine bahçıvan
demesini öğrendim iki haftada. Bu kadın da, bakkal karışıyım diye kurulur; başım ağrıdı bu
sohbetten diye yakınır. Ona aldırmıyorlar elbette. Bazen çırak Süleyman da geliyor.
Ellerini mavi önlüğünün içine saklar hep, fakir. Ceketi yoktur. Dükkân dükkân kokuyorsun,
denir ona. Patronu konuşurken, Süleyman hep başka tarafa bakar.
Korkunç bir rüya gördüm. Nasıldı? Aklımı
toparlamalıyım. Kâmil Bey, Naciye Hanımın kocası olamaz mı? Neden olmasın? Aynı evde
ben de yatıyordum. Birden şiddetli bir korkuyla sarsıldı, kendine geldi. Çevresine baktı:
Gecekondu. Hüsamettin Bey üst katta oturuyor. (Doğru mu? Evet.) Kâmil Bey uzakta kaldı,
adını hatırlayamadığım banliyöde. Naciye Hanımın kocası değildi, Fatma Hanımın kocasıydı.
Bu evde yalnızım, kendi evimdeyim. (Sümüklüböcek! Hayır, yıllarca önceydi.) Gecekonduda
değil miyim? Pencereye baktı: Gerçek bir pencere, gerçek karanlık, yarı karanlık. Elini
bacağına bastırdı. (Acıyor. Gerçekten uyandım.) Karanlıkta bir süre kımıldamadan yattı.
İçindeki korku boşluğu küçülmüş, karnına yerleşmişti. Ellerini karnının üstüne koydu: Bir
şeyler yemeliyim, bu boşluğu ortadan kaldırmalıyım. Buzdolabına gitsem... Kafasında
yaptığı mutfak yolculuğunu yarıda kesti: Buzdolabı yok. Yatağın yanındaki komodine baktı:
Üstü çekmeceli, altı kapaklı bir dolap. Gece lambası. Işığı yaktı. Dolabın kapağı içine
çökmüş. Otel gibi... otel gibi. Komodinin üstünde bir bardak vardı. Bardaktaki kabarcıklı
sudan bir yudum içti, ılık ve acı suyu beğenmedi. Evliliğin serinliğini kaybettim. Naciye
Hanımın ağzında bıraktığı acılık duruyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bakkala gidiyordum. Sevgi’yle benim bakkalıma mı? Yoksa bakkal Rıza’ya mı? Bakkallar da hep birbirlerine benzerler. Ne yapıyorsun? dedi Sev...
-
Ben tavan arasındayım sevgilim! diye bağırdı delikten aşağı doğru. Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara...
-
“Bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir. Peki ama sevmek için ne gerekir? İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pi...
-
Bakkala gidiyordum. Sevgi’yle benim bakkalıma mı? Yoksa bakkal Rıza’ya mı? Bakkallar da hep birbirlerine benzerler. Ne yapıyorsun? dedi Sev...