22 Aralık 2010 Çarşamba

Yıllar sonra gene gecekonduya düştüm. Hayır, gecekondu değil, üç katlı ahşap bir ev. Hayır, üç katlı değil; zemin kat sayılmaz. Gecekondu olsa ne çıkar? İstemiyor muydun? Gecekondularla sarılmış eski bir ev. Çok küçük.Kutu gibi. Bir yuva. Kışın soğuk olur. Sobanın başından kalkılınca yün hırka giyilir pencereye doğru gidilirken; sokağa çıkmak gibi bir şey. Dönüşte hırka gene çıkarılır; pencereye ikinci gidişinde üşütürsün yoksa. Sinir içinde bir ileri bir geri dolaşmak güçleşir bu yüzden.Durmadan giyinip soyunma telaşına kapılıp aradaki somyaya çarpılır. Bu somyayı karşı duvara koymalı; pirinç topuzlu, yüksek, başlıklı bir karyola almalı bitpazarından. Eski semaverler, ne
işe yaradığı belli olmayan demir parçaları (hepsi bir tele geçirilmiş), eski saatler, mangallar arasında parlayan soylu bir eşya. Uykusuz gecelerinde, düzenli soluk alışlarıyla insana güven veren bir arkadaş kalır belki somyada. Karanlıkta görülmez; yalnız, varlığı duyulur. Belki  uyanır da belirsiz yakınmalarımı dinler. Karım beni bıraktı ya da ben evden ayrıldım: Buna benzer bir durum. Sonunda bu gecekonduya düştüm. Gecekondu değil burası Hikmet, üç katlı ahşap bir ev...

13 Mayıs 2010 Perşembe

(Yandaki odadan Asuman ile Naciye Hanımın sesleri duyulur.)
HİKMET: Neden alçak sesle konuşuyorlar? (Düşünür.) Yatakta, bütün sesler insana boğuk
gelir. Hayır, alçak sesle konuşmuyorlar; sesleri uzaktan geldiği için öyle sanıyorum. Allah
kahretsin! Bütün söylediklerini anlıyorum. (Yüzükoyun yatar; başını yastığa, daha doğrusu,
kılıf geçirilerek yastık haline getirilmiş mindere bütün gücüyle bastırır.) Duymak
istemiyorum homurtularınızı işte! (Başını kaldırarak, seslerin geldiği yöne çevirir.) Bir
kelimeni bile duymak istemiyorum Naciye Teyze! (Ümitsizlikle başını yastığa bırakır.)
Sonunda hiç insan sesi çıkaramazsın inşallah; hayvanca homurtulardan ibaret kalırsın.
(Yastığı düşürür.) Kapı aralık olduğu halde kimseyi göremiyorum. (Eliyle yatağın baş
tarafını yoklar. Yastığı bulamaz.) Yastık durmadan düşer; çünkü divanın baş tarafı duvara
ulaşamaz; çünkü arada bir yerde koltuk vardır. Koltuk biraz sola çekilse... senin için
misafir odalarının düzenini bozamazlar. Gülerim bu misafir odasına. (Gülümser.) Hay Allah!
Durup dururken bu gülümseme de nereden çıktı? (Somurtur.) Uyuduğumu sanıyorlar;
yastığı düşürdüğümü duymuşlarsa... Duysunlar da bu işkenceye son versinler. Hayır,
duymasınlar; durum daha. çok karışır ve nefretlerinin doğrultusu değişir. Buna alış-üzereyim,yeni nefretlerle uğraşamam.
Kollarını yavaşça yataktan aşağı uzatır, yastığı yukarı çeker.) Beni duyuyorlar mı acaba? (Başını kapıya çevirir.) Naciye Teyze! Ölmüş dayımın sağ kalmış karısı! (Sesini alçaltır.) Öyle deme; onun ekmeğini yiyorsun. Anladık! Bilmem ki başka türlü nasıl bela olsam başınıza?
Beni yiyip bitiren şu pireler gibi gerçekten kanınızı emsem. (Kaşınır.)

11 Mayıs 2010 Salı

Köstekli bir saatiniz mi vardı ya da kehribar bir tespihiniz? Yüzük parmağınız boştu ama küçük parmağınızda akik bir yüzük mü taşırdınız? Yanımdan geçtiğinizde ne güzel kokardı esintiniz. Kuytu bir odanın en sevdiğim köşesi gibi. Siz ne kadar güzel bir adamdınız…düşlediğim ne güzel; en güzel adam.
Kendi içine gömülmüş gözlerinize bakmaktan alamazdım kendimi. Gülüşünüzde gizli bir sıcaklık, kaybolmamış bir utangaçlık. Lügatlerden adı dahi silinmeye yüz tutmuş bir “tevazu”. Eski Türkçede kalmış tüm sözcükleri yakıştırırdım size. Mutaassıp fakat aşk dolu…
Ben mi biriktirmiştim içimde avare dolaşan bir aşkı yoksa siz mi serpiştirdiniz onu benim yüreğime? Bir bile bilelik uğruna hiç bilmediğim “size” meyilleniyorum; meyleniyorum. Sesiniz, sesini dahi duyamadığım, antikacılarda paha biçilemeden satılan –satılamamayı bekleyen- gramofonlardan çıkan o paslı ama derin, eski ama ziynet değerindeki sesler gibiydi. –Vakur-. Kurduğunuz cümlelerde kelimeler arası belli belirsiz noktalama işaretleri.
Nereden geçerdi aşk? Siz nereden geçerdiniz? İşimi gücümü, takatimi bırakıp sizi beklemeye başlardım her köşenin en başında. Kaçırmamak, bir göz kırpışınıza şahit olmak, kokunuzu içime çekmek için. Neden? Buradan geçer miydi aşk? Siz hiç benim yamacımdan geçer miydiniz? Ne garip….başımı okşasanız tenimin rengi, tenimin kokusu değişecekmiş gibi gelirdi bana. Yüzüme başka baksanız- ki sizin başkanızı dahi bilemem- yanaklarım kızaracak ve artık hep öyle kalacaklarmış gibi gelirdi. Beni bir kerecik öpseniz aşk artık tanım değiştirecek, anlamından olup, karşıma her çıkışında sizinle mukayeseye kurban gidecekti. Ve ben artık hiç iflah olmayacaktım.
Sizinle tek dileğim bir kadeh rakının yarenliğinde iki çift söz, iki çift laf, arada kaybolmaya hazır bir bakış, gözünüzün masaya düşen nuru, sesinizin içimi okşayan tınısı ve tekrar üzerine içeceğim bir yudum rakı. İstanbul’un kayıp bir meyhanesinde, beyaz örtülü, tahtasını göremediğim masanın bir ucunda ben, diğerinde siz. Konuşmalarımda hep “siz”. Utanıyorum ve kırılgan bir saygıdan mıdır bilmiyorum ama hep “siz”. Biraz yakınlaşsak, “sen” desem yok olacakmış gibi her şey. Aşkımın büyüklüğü, bilmediğim sen, gönlüme serpiştirdiğin sen yok olacakmış gibi hepten. Masanın bir ucundan diğerine elimi uzatsam elim eline değecek hemen. Mezelerin alt alta üst üste durduğu masa bir anda büyüyor gözümde ve elime sınırlar çiziyor. Belki sigaramı yakmak için yamacınızda duran çakmağa uzanırken yanlışlıkla da olsa dokunurum size. Tüylerim ürperir, kolumu sıvazlarım….”üşüdünüz mü?” diye sorduğunuzda “”başımı sallar ve gülümseyerek “asla” derim. Öyle sıcak ki içim. Gece öyle güzel, kadehimde yarısı dolu duran rakı yarı boşluğuna öyle isyankâr ki. Cepkeninizdeki saatin akrebi müteakip saate geçtiği için öyle kızgın, zaman yok olduğu, sizinle eridiği için öyle bedbaht ki…. Meyhanenin dumanından değil halimin bitkinliği…size meylenmemden.
Ne güzel çalıyor arkamızdaki plak. “Kader, kime şikayet edeyim seni?” Ne güzel söylüyor kadın. Herkes bir şeyler konuşurken etrafımızda, ben size bakıyorum. Ne güzel dinliyorsunuz. Kendi kendinize dudaklarınızı hafifçe aralayıp mırıldanıyorsunuz şarkıyı. Bilir miydiniz sözlerini? Özeniyorum. Öylesine sarılmak istiyorum ki size…öylesine korkuyorum. O güzel sesiniz kalbinizden akıyor o an. Hiç düşünmeden, ne söyleyeceğinizi tartmadan şarkıya arka çıkıyorsunuz. Daha çok seviyorum artık eseri. Ve artık tek başımayken sizi düşünüp hep dinliyorum bu şarkıyı. Mırıldanamıyorum. Sizi dinliyorum. Siz olmasanız da ben hep sizi dinliyor, kokunuzu hatırlıyorum.
Siz ne güzel bir adamdınız. Yanınızda olsam sizi dinlemeye nereden başlayacağımı şaşırır, söylediğiniz her sözün ardında yeni şeyler duymak için çırpınırdım. Sizi bitirmek, sizi daha çok sevmek ve size dokunmamak için size hep sorular sorar geçen her saniyeye sizi yüklerdim. Sizinle tek dileğim bitmeyen bir iki çift laf. Ardı arkası kesilmeyen bir muhabbet ve sizin hep eşlik ettiğiniz, arkamızda çalan ve benim içimdeki aşkı soyan bir taş plak…
Bu şarkıyı benim için bir daha söyler miydiniz?.

J.B

27 Ekim 2009 Salı

"İnsanlara, ancak benim yanımda oldukları zaman güveniyordum. Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum. İnsanlara çok önem veriyordum aslında. Benim için ne düşünecekler diye içim titriyordu. Yatağa yatınca, o gün yapmış olduğum aptallıkların utancı içinde kıvranırken, bütün bu kusurlarımı onların da görmüş olduğunu ve onların da yatağa yattıkları zaman, benim gibi, olayları gözden geçirince benim saçmalamış olduğumu birden göreceklerini ve benden nefret edeceklerini, daha kötüsü, artık bana aldırmayacaklarını düşünüyordum."

Selim IŞIK

11 Ekim 2009 Pazar

Tehlikeli Oyunlar 'dan....

Gözümüzün yaşı , tüten sobamızın dumanındandır.Sen bir yolunu bulursan , güneşli bir günde bir resim çektir bize gönder.Radyonun üzerine koyarız, çocukların yetişemeyeceği bir yere.Resmi tanıdıklara gösterir, seni anlatırız.Hikmet ağabeyine göre insan kendini anlatmaktan bıkıyormuş.Şimdi sana bizi anlatacak; Akşam vakti, sobanın üstünde ısıttığımı tenceredeki yemeğimizi yedikten sonra radyonun önüne kuruluyoruz.Hikmet ağabeyin geliyor, bakkal Rıza geliyor karısını da birlikte getiriyor.Ajans dinliyoruz.Senin bulunduğun yerdeki havalardan bile haberimiz var.Bakkal Rıza küçük bir kesekağıdında bir pişirimlik bir kahve getiriyor.Şekeri Hikmet ağabeyin temin ediyor.Cezve ve fincanlarda benden.Çocuklar içlerinde kahve ağacı büyümesin diye kahve içmiyorlar.Yalnız bazen küçük Selim'in telveyi yalamasına göz yumuyoruz. Kahverengi bıyıklı küçük bir adam oluyor koca kafasıyla.Gülüyoruz.Bakkal Rıza , kahveyi ucuza getirmek için , bilmediği ne varsa Hikmet ağabeyine soruyor.Cevapları ben pek aklımda tutamıyorum.Sen olsan benim aptal annem diye paylardın beni.Onlar da paylıyorlar.Ben yalnız kahveyi iyi yapıyormuşum.Hikmet ağabeyin bilmem neden Bakkal Rıza ile konuşurken çok seviniyor.Ondan bir adam yapacakmış yeni baştan. Bakkal Rıza ona hocam diyor.Karısıda bilmiş bilmiş susup oturuyor.Bana sorarsan benden fazla anladığı yoktur.Ben bile bahçıvancı yerine bahçıvan demesini öğrendim iki haftada.

9 Ağustos 2009 Pazar

aşk

Ne yapayım da ailemin Şems’i benim gözümle görmesini sağlayayım? Tarifi olmayanı nasıl tarif etmeli? Şems benim Rahmet Ummanım, Lütuf Güneşim. Aramızdaki dostluğun derinliği Kuran’ın dördüncü okuması gibi; ya içindesindir kapılır gidersin, ya dışındasındır, neye benzediğini bilemezsin. Zahiren anlamak kabil değil, ancak yaşanınca var. Maalesef çoğu kimse kulaktan dolma bilgilerle hareket edip başkalarını yargılıyor. Onlara göre Şems asi bir derviş. Serkeş, başıbozuk, ne yapacağı belli olmayan, güven telkin etmeyen biri. Yalan dolana ve dalavereye alışkın olanlar Şems’in sivri ve dürüst dilini takdir etmeye zorlanıyor. Başkalarının yapmacık nezaket gösterdiği yerde Şems inadına dobra dobra konuşuyor. Söyleyeceği ne varsa herkesin yüzüne söylüyor. Kimsenin ardından dedikodu yaptığını görmedim. Benim için Şems koskoca kâinatı çekip çeviren tılsımın zuhur etmiş hâli. Şems’in kalbi bir kervansaraydır, git git bitmez. Odalarında gariban yolcular kalır. O kimseyi dışlamaz. Ben Şems’de ruhdaşımı buldum. Böylesi bir buluşma hayatta ancak bir kez olur. Otuz yedi yılda bir kez! Herkes bana Şems’i niye bu kadar sevdiğimi sorar. Nasıl cevaplayabilirim ki? Kim ki bu soruyu sorar, demek ki anlamaz; kim ki anlar, zaten bu soruyu sormaz. Halife Harun Reşit’in hikayesi düştü aklıma. Mecnun’un Leyla’yı delidivane sevdiğini duyan Halife Leyla’yı pek merak edermiş. “Mecnun’u bu kadar mest ettiğine göre bu Leyla çok özel bir kadın olmalı” dermiş kendi kendine. “Öyle bir kadın ki hemcinslerinden katbekat güzel ve alımlı.” Giderek merakı katlanmış, bildiği ne kadar Ali Cengiz oyunları oynamış ki, Leyla’yı dünya gözüyle bir kerecik görsün. En nihayetinde Leyla’yı bulup, Halife’nin sarayına getirmişler. Süsleyip püsleyip karşısına çıkarmışlar. Ne var ki Leyla peçesini çekince, Halife Harun Reşit hüsrana uğramış. Sanılmasın ki Leyla çirkinmiş ya da kötürüm veya yaşlı. Ama öyle sıra dışı bir cazibesi yokmuş açıkçası. Sayısız diğer kadın gibi o da noksanları kusurları olan bir faniymiş işte. Halife hayal kırıklığını saklamamış. “Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın. Ne farkı var ötekilerden?” Bunu duyan Leyla gülmüş. “Evet, ben Leyla’yım ama sen Mecnun değilsin ki” diye cevap vermiş. “Sen beni bir de Mecnun’un gözlerinden görebilsen. Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilirsin.”

Elif Şafak

 Bakkala gidiyordum. Sevgi’yle benim bakkalıma mı? Yoksa bakkal Rıza’ya mı? Bakkallar da hep birbirlerine benzerler. Ne yapıyorsun? dedi Sev...