7 Ocak 2008 Pazartesi

Aman Allahım....


Ya zarf? Eski eşya demek istedim. Aman Allahım! Ya eşya bir gün delirirse? Her şeye rağmen salonun kapısına henüz güveniyordum. Ayagıma bir şey takıldı. Demek ki düşünmem gene uzun sürdü. Korktum; salon kapısının sağladıgı kolaylığa hemen kapılmamalıydım

6 Ocak 2008 Pazar


Bütün
dünya saatleri
birleşiniz,
aynı zamanı
gösteriniz.

Kürk Mantolu Madonna


Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyorum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.

Bit Palas


HAYAL GÜCÜMÜN geniş olduğunu söylerler. "Saçmalıyorsun!" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım. Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. Yalan, hakikati tersyüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler. Karışık gibi görünüyor ama aslında çok basit.

4 Ocak 2008 Cuma


"... Önce hiç bir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı, bir süre sonra, tekdüzelikten sıkıldığı için durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olamadığı için, durgun temizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece bir dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut getirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçmiyordu. Yarışma icat edilmemişti. Ve Tanrı, Hüsamettin Tambay'ın ilk atasını, insanı yarattı..."

2 Ocak 2008 Çarşamba

Mahrem....


“İnsan bazen ağır ağır, kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orada burada yalpalayan, kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine''

1 Ocak 2008 Salı

OYUNLARLA YAŞAYANLAR


COŞKUN: Ben de Saadet Nine'yi çok sevmediğimi sanırdım. Ölüm bile beni yalancı çıkarmak için uğraşıyor. Anlamıyorum. Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum. (Cemile hıçkırır.) Hayat nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyor? (Pencereye bakar.) Ölümün bize bu kadar yaklaşmasına neden izin veriyoruz anlamıyorum. (Odadakilere döner.) Tedbirlerimizi almalıydık; ölümün bizi böyle en hazırlıksız olduğumuz anda yakalamasını önlemeliydik. (Parmağını sallar.) Bu hepimize bir ihtardır. (Yavaşça kalkar; Saffet oturması için bir işaret yapar; dinlemez. Pencereye yaklaşır; dışarı bakar.) Neden bahçeye bakıyorum, biliyor musun? Ölümü seyrediyorum.
SAFFET (Coşkun'a yaklaşır): Yeter artık Coşkun; biliyorsun yorulman doğru değil.
COŞKUN (Saffet'i duymamış gibi): Aynı hatayı bir daha yapmam artık. (Başını sallar.) Artık ölümü gözden kaçırmaya gelmez. (Servet'e döner.) Biliyor musunuz, bazı geleneklerimizi ihmal etmekle nasıl çaresiz durumlara düşüyoruz. (Servet anlamadan bakar.) Canım, mesela şu ölümle içiçe-yaşama geleneğimizi korusaydık böyle gafil avlanır mıydık hiç?
SERVET (anlamadan): Efendim?
COŞKUN (ciddi bir sesle, anlatır gibi): Eskiden insanlarımız ölümle yanyana, hatta içiçe yaşarlardı. Eskiden ölüm, küçük mezarlıklarıyla evlerimizin bahçelerine kadar sokulmuştu. Bu durum bir ihmal sonucu doğmamıştı: İnsanlarımız buna, bilerek izin vermişlerdi. Hatta bu konuda ölümü teşvik etmişlerdi bile diyebiliriz. Her sokakta ahretin bir şubesi açılmıştı. Her şey belirli bir düzen içinde yürütülüyordu: Parmaklıklı pencereler, taş duvarlar, bu iş için özel olarak yetiştirilen serviler... ve her biri, temsil ettiği insana benzeyen o güzelim mezar taşları... (Başını sallar.) Hayır, hiçbir şey tesadüfe bırakılmamıştı.
SAFFET: Neler söylüyorsun Coşkun?
COŞKUN: Önemli mezarlıkların belirli yan kuruluşlan vardı: Türbeler, sebiller bu ahret kurumlarına daha ciddi bir görünüm veriyordu. Bu tedbirlerin kısa bir sürede yararı görüldü: İnsanlar, ölümün görüntüsüyle böylesine samimi olduklan için, hayatın anlamını bizlerden daha fazla takdir ederek yaşıyorlardı. (İçini çeker.) Bizim sokakta da şöyle iki hanelik şirin bir mezarlık olsaydı... ve her gün işimize giderken kavuklu ya da sarıklı bir mezar taşıyla merhabaIaşsaydık... ve çok ihtiyar bir kadının çok gecikmiş ölümü bizi böyle sarsmasaydı.
CEMİLE (biraz korkuyla): Sana ne oluyor Coşkun?
COŞKUN: Kıyıda köşede bir iki küçük mezarlık kaldı tabii... ilkbaharda güneşin unuttuğu kar parçaları gibi. Ama onlar da, ne bileyim, eski eserler filan gibi oldular; bize tesir etmiyorlar artık. (Odadakiler hayretle Coşkun'a bakmaktadır.) Açık hava müzeleri gibi. İnsan dev gibi bir mezar taşının yanından geçiyor da, bana mısın demiyor. Büyük bir aldanış içindeyiz. (Pencereden dışarı bakar.) Biliyor musunuz, ne düşünüyorum? (Odadakilere döner.) Saadet Nine'yi bizim bahçeye gömmeliyiz.
CEMİLE (korkuyla): Delirdin mi sen?
COŞKUN: Evet, muhakkak şu kiraz ağacının altına gömmeliyiz. Zaten ağaç çok boy verdi, meyveleri bir işe yaramıyor. Kendi bahçemizde küçük çapta bir özel girişimde bulunmalıyız. (Yapma bir sesle.) Bu alanda da artık özel teşebbüsün sesini duyurmalıyız. Her bahçeye bir mezarlık, ölünüz kadar mezar! Bu işte ben öncülük etmeliyim. (Sesini yükseltir.) Çünkü ben bir zamanlar karımın servetini, bir sürü borçla birlikte, özel teşebbüs mezarlığına gömmüştüm. İflas tabutunda boyumun ölçüsünü almıştım. (Sesi yumuşar.) Saadet Nineciğim, yakınımızda olmalısın, hiçbir şeyin eksikliğini duymamalıyız, eskisi gibi yaşayıp gitmeliyiz.

 Bakkala gidiyordum. Sevgi’yle benim bakkalıma mı? Yoksa bakkal Rıza’ya mı? Bakkallar da hep birbirlerine benzerler. Ne yapıyorsun? dedi Sev...